Yazarlar Falda çıkmayan

Falda çıkmayan

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Baktırmadık kahve falı, açtırmadık tarot bırakmamıştı. Her gün kişisel gelişim videoları izliyor, online motivasyon derslerine katılıyor, insan potansiyelinin sınırsızlığına inanıyor, doğru ve etkili iletişimle halledilemeyecek hiçbir şey olmadığını düşünüyordu.

Çok zeki biriydi aynı zamanda. Zekasına uygun bir kariyeri de olmuştu. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birini bitirdikten sonra yükseği İngiltere’de yapmış, ailesinin zoruyla Türkiye’ye dönmüş, Maslak’ta, uluslararası bir insan kaynakları şirketinde yönetici olarak işe başlamıştı.

Sarıyer’de, denizi gören bir ev tutmuştu kendine. Şirketin verdiği araçla işe gidip geliyor, kurumsallığa had safhada önem gösteriyor, aldığı her sorumluluğu büyük bir başarıyla yerine getiriyordu.

30 yaşındaydı ve bir beyaz yakalının 15 yıl boyunca elde etmek için hayalini kurup uğraş vereceği kariyerinin tadını çıkarıyordu.

Niçin fal baktırıyor, niçin tarot açtırıyordu peki? Çünkü aşksızdı. Öyle aşksızdı ki ruhunun bütün sokakları bankalarla doluydu.

Aslında hayatına pek çok erkek girip çıkmıştı. Ona, binip iki durak gittiği bir minibüs muamelesi yapanından şiirler yazanına, kapısında yatanından kendisini bir daha asla aramayanına değin geniş bir liste vardı.

Bu geniş liste yormuştu onu. Çok yormuştu. Bir türlü “işte bu” diyeceği, hayatını ellerine teslim edeceği biri çıkmamıştı karşısına. Peki gerçekten istiyor muydu bunu? İşte işin orasında rivayet muhtelif…

Adını söylemedim size sahi. Hale. Anne babası ilk tanıştıklarında Bir Avuç Cennet’e gitmişler sinemada. Sonradan ilk çocukları erkek olursa adını Tarık, kız olursa Hale koymaya karar vermişler.

Hale’ye sorarsanız, hayatını ellerine teslim edebileceği birini istemediğini söylerdi size. Çünkü yüzeyde “kendi ayakları üzerinde duran güçlü kadın” olmayı bir tercih olarak benimsediğini düşünür ve size de aynısını düşündürtürdü. Bunun, ona ve benzerlerine öğretilmiş sıradan bir avuntu olduğunu bilecek kadar zeki olmasa bu yüzeyde düşündüğü şey derinine, ruhuna da sirayet edebilirdi. Ne ki zekiydi ve “tamamlanma” duygusunun işle, kariyerle, başarıyla gelmediğini bilecek denli parlaktı kariyeri.

Ona öyle geliyordu ki “tamamlanmak” ancak ve sadece aşkla gerçekleşebilecek, onunla ikmal edilecek bir şeydi.

Falda da, tarotta da aradığı buydu işte. Hatta akşamları bütün o motivasyon dersleri, bütün o kişisel gelişim videoları izlendikten sonra muazzam İngilizcesinin de yardımıyla youtubedan Dylan Thomas, Ezra Pound, T.S Eliot şiirleri dinlemesinin de sebebi buydu.

Gerçi son zamanlarda İngiliz şiiri yerine abartılmış teatral seslendirmelere tahammül etmesi zor olsa da Türk şiirinden de şiirler dinlediği oluyordu. Stajyer Uğur ona hangi şairlerden hangi şiirleri dinleyebileceğine dair öneriler yapıyor, hatta arada kimi şiir kitaplarını “ayıp bir şey saklar gibi”, siyah bir çantada “emaneten” veriyordu ona.

Böylelikle başladı şiir yazmaya Hale. Uyuyan kedilerin kıvrılış biçimlerine, insanların öfkelendiğinde şişen damarlarına, parkta birbirlerine sevgiyle bakan genç aşıkların tebessüm etme biçimlerine dikkat kesilmeye böylelikle başladı.

Hayır. Hayatın ayrıntılardan oluştuğuna dair o keskin motivasyon anlatılarından elbette haberdardı ve gündelik hayatında bu ayrıntıları kesinlikle kaçırmazdı ama bu sefer öyle değildi. Bu sefer, hayatın asıl ayrıntılarının çok sürprizli şeylerde olduğunu hissediyordu.

Uğur’un kitapları uzatırkenki mahcupluğu şiirdi ve çok güzeldi işte. Ellerini plansız bir salınımla masaya vurup tempo tutan Hüsnü Bey’in ortaya çıkardığı sesler şiirdi ve çok güzeldi işte.

Fal baktırmaktan da tarot açtırmaktan da, hatta aşktan da böylelikle vazgeçti. Tam olarak “küllenmiş ekmekler yerdik, razı” dizesini okuduktan sonra yaptı bunu.

Kitabı kapattı ve kimselere göstermediği defterine şöyle yazdı: “Zemherinin ilk günlerine benziyor yüzüm / yüzümün ardı kimsenin görmediği bir kayıp bulut”

Dylan Thomas

“Gitme o güzel geceye usulca”

Dylan Thomas’ı büyük şair yapan şey zannederim son derece romantik biriyken aynı zamanda yaşadığı çağ ile derinden yaralanmış olmasıdır. Bu ikisi Thomas’ın bünyesinde birleşince, yani aslında romantizme hiç pay bırakmayan zalim bir çağda iflah olmaz bir romantik olarak yaşamaya çalışınca iki şey çıkmış ortaya: “Alkolizm ve büyük bir şiir.”

Thomas’ın dönemdaşı büyük şairler Pound ve Eliot’tan belirgin şekilde farkları olduğu aşikardır. Pound, yaşadığı çağı geriye doğru okuyup “Nazi” damgası yemek pahasına insanın kurtuluşuna dair umut besleyen biridir. Eliot ise çok da tipik olmasa da “yüksek sanat” peşinde gibi duran bir aristokrata benzer. Toplumsallık pek umurunda değildir. Hatta şiiri sadece “şiir sanatını ilerletmek için” yazdığını bile söyleyebiliriz.

Thomas, Amerika’daki Pound ile Londra’daki Eliot’ın arasında bir yerlerde, insanın acılarına kulak kabartan, çağının bütün bütün uzağında durmayan bir şiir getirip koyar masaya.

Thomas’ın Amerika’da gittiği bir konferans turu esnasında karısı Caitlin’e yazdığı mektubun şu bölümü bana hep dokunmuştur: “Sevgili Cat, karıcığım, benim güzel Caitlin’im. İki haftada bütün kokuşmuş yerleri dolaştım. Güneyin en ucuna gittim, on dört günde on dört konferans sundum ve elimden geldiğince az para harcadım. Eve biraz para getirebileyim ve seninle güneşli bir yerlere gidebileyim istiyorum.”

Eve biraz para getirebilmek ve güneşli yerlere gidebilmek… Şairin sıkışıp kaldığı yeri bundan daha güzel ne anlatabilir ki?

Ve evet, buna temas etmesem olmazdı Thomas’tan bahsederken. Christopher Nolan’ın tuhaf başyapıtı Interstellar’daki o muhteşem şiir de Dylan Thomas’a aittir.

“Gitme o güzel geceye usulca / İhtiyarlık yanmalı ve saçmalamalı gün kapandığında; / Öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında. / Akıllı adamlar, bilmelerine rağmen karanlığa gömüleceklerini sonlarında, / Sözleri şimşek çaktırmamış olduğu içindir ki onlar / Gitmezler o güzel geceye usulca. / İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar, öylesine ateşli bağırarak. / Faydasız işleri, yeşil bir koyda dans ediyor olabilir ama onlar da, / Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölümünün karşısında.”

Umutsuzlar Parkı

Uğur kimdir ve hangi kitapları vermiştir Hale’ye?

Bilmem. Öyküde Uğur’u biraz daha belirgin bir karakter haline getirmeyi planlamadığım için hiç düşünmedim bunu. Şimdi yazarken düşünüyorum.

Şöyle mi acaba: Uğur, Marmara Üniversitesi’nde İngilizce İşletme okuyan parlak bir Malatyalı öğrenci olsun. Uzak bir akrabalarının ayarladığı staja da haftada üç gün geliyor olsun. 3 arkadaşıyla kaldığı Fikirtepe’deki evden her sabah çıksın ve yanına aldığı şiir kitaplarını metrobüste de, metroda da okumaya çabalasın. Bazen Metin Eloğlu olsun yanına yoldaş, bazen Hüseyin Atlansoy, ama ille de Cahit Zarifoğlu. Şiiri, şiirle tanıştığı ortaokul yıllarından beri seviyor olsun bizim Uğur.

Staj yaptığı bölümün yöneticisi Hale Hanım, Uğur’u bazen kitap okurken görsün ve aslında ilk seferinde kızsın ona. İş öğrenmek istiyorsa mesai saatleri içerisinde kitap okumaması gerektiğini, kendisinin sahip olduğu bu eşsiz fırsatı iyi değerlendirmek zorunda olduğunu söylesin ona. Uğur da “şiir okuyordum, şiir okumak en iyi fırsattır bence” desin.

Böyle olmaz sanki. Çok beklendik oldu. Çok bilinir oldu. Ama Uğur’un Hale’ye “oku” diye uzattığı şiir kitaplarından biri mutlaka Edip Cansever’in “Umutsuzlar Parkı” olsun. Uğur bu kitabı yeni baskısından değil, ta Yeditepe’den çıkan ilk baskısından bulmuş olsun ve Hale bu kitabı okuduğunda şu dizeye vurulsun: “Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde / Her cümlede iki tek göz, bu kimin”

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.