|
“Kitaba el bastın başkanım”

Malumumuzdur ki Anadolu’da “üzerine yemin edilen” en kutsal nesne kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir. Anadolu tabiriyle söyleyecek olursak “kitaba el basan” kişi, ettiği yeminin gereğini hayata geçirebilmekle mükellef hisseder kendini. Yemin konusu sır tutmaksa o sır tutulur, bir taahhüdü yerine getirmekse o taahhüt yerine getirmek ilaahir.

O bakımdan söylemeliyim ki AK Parti’nin seçim beyannamesinde yer alan “Gerçek Belediyecilik Yemini” isimli yemin en çok metinde son cümle olarak yer alan “namusum, şerefim ve Kutsal Kitabımız üzerine yemin ederim” ibaresiyle çekti dikkatimi.

Buraya döneriz.

Takip edenler olmuştur gündemi. Bir vakittir kamuoyunda bir talep olarak “Belediye başkanları da vazifelerine yemin ederek başlasın” cümlesi dolaşımdaydı. AK Parti bu talebi dikkate almış olmalı ki seçim beyannamesinde bir yemin metnine yer vermiş. Görünen o ki AK Partili belediye başkan adayları, seçilmeleri halinde bir yemin töreni düzenleyecekler ve ilgili yeminle başlayacaklar vazifelerine. Bunu önemsedim. Benim gibi pek çok seçmenin de önemseyeceğini düşünüyorum.

Saf değilim elbette. Dünyanın hiçbir yemininin yönettiği beldeye ihanet edecek, kamunun kaynaklarını israf edecek, şehrine hizmeti eşit ve adaletli şekilde dağıtmayacak adamı durduramayacağını biliyorum. Ancak yeminini bozduğunda kendisini seçen seçmenin “kitaba el basmıştın namussuz herif” diyeceğini biliyor olmanın baskısı da epeyce iş görür bence.

Gelelim yemin metnine. Çok temel vurguları var metnin. Doğruluktan ve dürüstlükten ayrılmama, anayasa ve yasalara bağlı kalma, ayrımcılık yapmama, dezavantajlı kesimleri gözetme, belediye hizmetlerinden herkesin yararlanmasını sağlama gibi vurgular öne çıkıyor. Bazı vurguları “spesifik” bulsam da metnin epeyce olgun bir yemin metni olduğunu düşünüyorum.

Tabii, Kamalistler henüz metindeki “Kutsal Kitabımız üzerine yemin ederim” cümlesini fark etmemiş olabilirler. Muhtemelen seçilen AK Partili belediye başkanları fiziki olarak Kur’an-ı Kerim’in (yahut başka dindense kendi kutsal kitabının) üzerine ellerini koyarak edecekler yeminlerini. Bunun Kamalistleri şey etmeme ihtimali sıfıra yakın. 22 yıldır İran, Suudi Arabistan, hatta Malezya olmayan Türkiye’nin laiklikten uzaklaştığını falan öne sürerek bir kampanya patlatacaklardır. Çünkü bu yeminin ve yemin etme biçiminin laiklik ilkesiyle hiçbir bağlantısı olmadığını anlamayacak kadar uzaklar konudan.

Bekleyelim, görelim.

“Kısasta sizin için hayat vardır”

Türkiye’de cari ceza hukukunda yer alan cezaların çoğu durumda yetersiz ve zayıf kaldığı sürekli konuşulan bir konu. Bu zayıflığın en belirgin olduğu alan ise “kasıtlı adam öldürme” meselesi bence.

Uyuşturucu ve alkol etkisi altında trafik kazası yaparak bir aileyi öldüren yazar bozuntusu birkaç yıl yatıp çıktı mesela. Oysa doğrudan cinayet idi işlediği suç.

Son birkaç günde hem Ramazan hoca, hem de İzmir’deki taksici cinayetleri gösterdi ki Türkiye “kasıtlı adam öldürme” konusunda neredeyse bir cennet. İzmir’deki katil de, Ramazan hocanın katili olan müptezel de yatsalar yatsalar 10-12 yıl yatacaklar. Aftı, iyi haldi falan derken işin “çoku” çıktı çünkü Türkiye’de.

Oysa çözüm çok ama çok basit. İslâm hukukunun en kritik yaklaşımı olan kısas ilkesi ceza hukukuna usulünce yerleştirilse bu itler gönüllerince cinayet işlerken bir değil yüz kere düşünürler. Çünkü kısasta pabuç pahalıdır ve “cana karşı can” ilkesi geçerlidir.

Bilmeyenlere kısaca özetlemek gerekirse kısas, “suçun yüzde yüz sabit olması” durumunda infaz kararını bütünüyle aileye bırakan mükemmel bir hukuki yaklaşımdır. İzmir’deki taksiciyi yahut Ramazan hocayı katleden canilerin suçu sabit bulunduğunda maktullerin ailelerine “cana karşı can” isteyip istemedikleri sorulur ve hüküm doğrudan canı yanan, canı giden aileye bırakılır. Aile dilerse katil idam edilir, dilemezse en ağır hapis cezasını alır.

Dikkat isterim. Kısasta “suçun yüzde yüz sabit olması” temel kaidedir. Bu, her türlü yanlışlığın önüne geçen bir ilkedir. İkincisi, infazın aileye bırakılması ilkesi “adaletin bütünüyle gerçekleşmesi” bakımından olağanüstü önemli bir yaklaşımdır. Ve üçüncüsü, kısasın caydırıcılığı çok nettir. “Nasıl olsa yaşamaya devam ederim” diye düşünerek hareket edenle “Bu işin sonunda ölüm var” diye düşünen adamın davranışları arasında epey fark olur.

Yine Kamalistlere bir çift laf edeyim. Burada korkulacak bir durum yoktur. İslâm hukukunun şahane bir ilkesi yasalarımıza girince memlekete şeriat gelmiş olmaz. Sokaklarımız daha güvenli hale gelir sadece.

Bir önemli uyarı daha. Adına “İslâm devleti” diyen devletlerin de, “dünya devi” diyen devletlerin de devlet mekanizması eliyle uyguladığı “idam” cezalarının şeriatla değil, iktidar devamlılığı ile alakası vardır. Suud’da (tabii artık uygularlar mı bilmiyorum, seküler oldular iyice) zengin ve Suud iseniz kellenizin omzunuzun üzerinde kalması garantidir. İran’da zengin, iktidara yakın ve Fars iseniz durum aynıdır. ABD’de zenginseniz ve işlediğiniz cinayeti devlet adına işlediyseniz sağ kalma garantiniz vardır. Lütfen kısas ilkesini bu saçma örneklerle karıştırmayın. Kısas, kendisinde hayat bulunan bir hukuki yaklaşımdır ve infaz kararı aileye ait olduğu için ne etnik köken ne ekonomik durum ne din ne diyanet… Bütünüyle eşitlikçidir.

Bunu bir düşünsek mi gerçekten?

#Yerel Seçim
#AK Parti
#İsmail Kılıçarslan
3 ay önce
“Kitaba el bastın başkanım”
Paris saldırıları: Komplo teorileri bile yavan kalacak
Ne olacak bu anne babaların hali?
Seçim sonrası ekonomide manzara nasıl?
Amerikan siyasetinin İsrail ‘trajedisi’
Jeopolitik sürpriz: ABD, Rusya ve İsrail nasıl anlaştı?