Ruh üşümesi, hakikat kıvılcımı ve ruh ışıması

00:009/05/2011, Pazartesi
G: 4/09/2019, Çarşamba
Yusuf Kaplan

Bursevî Hazretleri, "nur, vücut''la aydınlanır" demişti. Bursevî Hazretleri''nin bu tespitinin yeterince anlaşılamadığı anlaşılıyor. Eğer anlaşılabilmiş olsaydı, bugün başka bir yerde olur ve varlığımızı hissettirebilirdik.Oysa bugün "biz" yokuz; yok olduğumuz için de yok olduğumuzu idrak edemiyoruz. Eğer varolabilmiş olsaydık, bir ruh üşümesi yaşamaz, içimizde kanatlandırıcı bir ruh ışıması kıvılcımı çaktırabilir ve bu kıvılcımla dünyaya esaslı bir ruh üfleme yolculuğuna çoktan soyunmuş olabilirdik…Çünkü

Bursevî Hazretleri, "nur, vücut''la aydınlanır" demişti. Bursevî Hazretleri''nin bu tespitinin yeterince anlaşılamadığı anlaşılıyor. Eğer anlaşılabilmiş olsaydı, bugün başka bir yerde olur ve varlığımızı hissettirebilirdik.

Oysa bugün "biz" yokuz; yok olduğumuz için de yok olduğumuzu idrak edemiyoruz. Eğer varolabilmiş olsaydık, bir ruh üşümesi yaşamaz, içimizde kanatlandırıcı bir ruh ışıması kıvılcımı çaktırabilir ve bu kıvılcımla dünyaya esaslı bir ruh üfleme yolculuğuna çoktan soyunmuş olabilirdik…

Çünkü dünyaya, varlığa, insanlığa esaslı, asil bir ruh üfleyecek bir yer''de değiliz: Yer''e mahkûm olmuş, yersiz-yurtsuzlaşmış durumdayız.

Çünkü bir ben''imiz yok; sen''de kendine gelecek, biz''de kendinden geçecek bir ben''imiz yok.

Ben''in olmadığı yerde, ruhsuz bir beden vardır yalnızca: Bensiz ve ruhsuz beden, ben''i azmanlaştırır; beni kendine mahkûm ve mahpus eder. Ben''i bedenine mahkûm olan bir ben''in varlığından, varlığa ruh üfleyebilmesinden, hayat sunabilmesinden sözedilemez.

Bencil''lik, bensizliktir: Ben''i olmayan insan, bedeninin, dolayısıyla nefsinin, dolayısıyla arzularının, hırslarının, hazlarının kulu kölesi olur.

Hakk, insanda tezahür eder; hakikat insanda gizlidir. Hangi insanda? Elbette ki, ben''i bedenini, bencilliğini, hırslarını, arzularını, hazlarını yenebilen insanda.

Kendini aşan kişinin asil bir beni vardır; kendini aşamayan kişiye ise bedeni de, dünya da, kâinât da dardır.

O yüzden ben''sizlik yalnızca bencillik değildir; her türlü densizlik kaynağıdır aynı zamanda.

Hakikat, Kerem Sahibi, Alemlere Rahmet olarak gönderilen Efendimiz''in (asv) ben''inde ve beden''inde vücut bulabildiği içindir ki, hayata, insana ve varlığa ruh üfleyebilmiştir Efendimiz. İşte bu nedenledir ki, Efendimiz''in sûretinin ve sîret''inin bizim sûretimiz ve sîretimiz hâline getirilmesi, yani Efendimiz''in ben''i ve beden''i hâline getirdiği hakikat''le ontolojik bir ilişkiye geçmemiz emredilir bize.

Efendimiz''in ben''inde ve beden''inde hayat bulan, hayat olan ve hayat sunan fenomene, sünnet-i seniyye yani övülen, izi sürülmesi gereken yol diyoruz. Ve sünnet-i seniyye''nin de olmazsa olmaz üç güzergâhı olduğundan sözediyoruz: Kavl / Söz, Fill / Eylem ve İkrar / Hâl / Hayat.

Şimdi sıkı durun: Efendimiz''in hakikat''i hayat hâline getirmek için izlediği ve bize miras bıraktığı bu üç güzergâhtan oluşan sünnet''i, aslında, vahyin beslediği, büyüttüğü, yeşerttiği, filizlendirdiği ve meyveye durdurduğu İslâm düşüncesinin üç aşamalı hakikat fikrinin de kaynağını teşkil eder: İlme''l-yakîn, ayne''l-yakîn ve hakka''l-yakîn: Elmalılı''dan esinle söylemem gerekirse, buluş, bulunuş ve oluş hâlleri. Kendi terimlerimle söylersem: Duyuş, düşünüş ve varoluş yolculukları.

Peygamberimizin sünneti, şekilden ibaret bir şey değildir. Aksine, hakikatin bize bir "ben" armağan edebilmesinin, ben''de biz''in, biz''de benin izdüşümlerini gerçekleştirebilmemizin, bedenlerimizin ve nefslerimizin ağlarına, ayartılarına ve bağlarına meydan okuyabilmemizin yegâne kaynağıdır.

Çünkü, İlâhî hakikat, "yaşayan Kur''ân" olarak tarif edilen peygamberimizde ve peygamberimizle vücut bulabilmiş ve beşerî hakikate, eşyaya, varlığa ruh üfleyerek hayat sunabilmiştir. O yüzden Efendimiz, yegâne tekvînî âyettir. O yüzden tenzîlî âyet / vahy, ancak tekvînî âyette ve tekvînî âyetle vücut bulabilir ve varlığı aydınlatabilir.

Şu ân nebevî soluk hayatımızdan çekildiği içindir ki, esaslı bir ruh üşümesi yaşıyor ve hakikati nasıl vücut buldurtabileceğimizi bilemiyoruz. Sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın yaşadığı bu ruh üşümesini iliklerine kadar hisseden, hakikatin insanlığa sunacağı ruh ışımasının kıvılcımlarını ben''inde, bedeninde ve hayatında çaktıran cins bir adamla, fildişi kulesinde hakikatin kozasını ören, yalnızca hakikatle "evli" mütevazi bir düşünürle tanıştım Viyana''da: Ekrem Tahir. Ekrem Tahir''le "bütün" Türkiye de tanışacak birkaç ay içinde.

Viyana''da Cumhurbaşkanımızın içi boş konuşmasını handiyse her cümleden sonra şakır şakır alkışlayanları, -Sadık Battal gibi "deli" bir adamı bile- görünce iktidarın, iktidara teslimiyetin hakikatin üstünü nasıl kararttığına, insanı nasıl ayarttığına bir kez daha tanık oldum ve kendimi dışarı attım hemen. Ekrem Tahir gibi yalnızca hakikate âşık bilge kişilerin neden Viyana''daki insanlar tarafından keşfedilemediğini ve Bursevî Hazretleri''nin "nur, vücutla aydınlanır" büyük sözünün ne demek olduğunu daha iyi anladım.

Bu yazıda nur''un vücutla aydınlanabileceği meselesine kısa bir giriş yaptım. Bu meselenin medeniyet fikrinin omurgasını oluşturduğunu, medeniyet fikrininse en geniş anlamıyla "sanat" / "mekân" tasavvuruyla hayata geçirilebileceğini ayrıca tartışacağımı hatırlatayım.