İfade özgürlüğü 'açılımı' zora sokar mı?

Fazıl Hüsnü Erdem
00:00, 21/10/2009, ÇarşambaG: Güncelleme: 00:26, 21/10/2009, Çarşamba
Yeni Şafak
İfade özgürlüğü 'açılımı' zora sokar mı?
İfade özgürlüğü 'açılımı' zora sokar mı?

Demokratik açılım sürecinin hararetli tartışmalarla sürdürüldüğü bugünlerde en fazla ihtiyaç duyduğumuz özgürlük alanlarının başında ifade özgürlüğü geliyor. Son dönemde bu konuda alınan kararlar düşündürücü.

Demokratik açılım sürecinin hararetli tartışmalarla sürdürüldüğü bugünlerde en fazla ihtiyaç duyduğumuz özgürlük alanlarının başında ifade özgürlüğü geliyor. Kürt meselesi bugüne kadar hiç olmadık bir serbesti içinde tartışılıyor. Hülya Avşar hakkında başlatılan ve takipsizlik kararıyla sonlandırılan soruşturma dışında ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir müdahale girişiminin yaşanmamış olması, açılım sürecinin selameti açısından sevindiricidir. Ancak, geçen hafta içerisinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk hakkında verdiği karar, yüksek yargının bu süreci baltalama potansiyeline sahip olduğunu göstermesi açısından düşündürücüdür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Pamuk'un yabancı bir dergi için yaptığı röportajda sarf ettiği “Burada 30 bin Kürt Öldürüldü, 1 Milyon da Ermeni. Ve neredeyse kimse bundan söz etmeye cesaret edemiyor“ sözleri nedeniyle hakkında açılan manevi tazminat davasında, bütün Türk milletinin davacı olabileceğine hükmetti. Adalet Bakanlığı izin vermediğinden dolayı hakkında açılan ceza davası düşen ve son anda hapse girmekten kurtulan Pamuk, bu kararla, aleyhine açılan tazminat davasıyla yargılanmaya başlanacaktır. İfade özgürlüğü içinde değerlendirilecek bir düşünde açıklamasından dolayı, bu açıklamadan zarar görsün görmesin herkesin dava açabileceğine hükmetmek, ifade özgürlüğü açısından büyük bir tehdit oluşturur. Dava konusu edilen ifadede failin kimliğine ilişkin hiçbir ibare yer almamasına rağmen, onur kırıcı olduğu ileri sürülen sözlerin Türk milletine karşı söylenmiş olduğunu kabul ederek, bütün Türk milletinin dava açma ehliyetine sahip olduğunu savunmak, hukukla, akıl ve izanla bağdaşmaz. Böylesi bir zorlama yorumun tek hedefi vardır; o da, ceza davasıyla mahkum edip hapsedemediğimiz düşünceyi, tazminat davası yoluyla mahkum etmektir. Bu yolla statükoyu sarsıcı ifadelerin önüne set çekmek ve aykırı düşünce sahiplerini konuşamaz hale getirmektir. ve onlara uyarıda bulunmaktır.

ORHAN PAMUK KARARININ ANLAMI

İçinde bulunduğumuz süreç açısından düşünülecek olursa, bu kararın, demokratik açılım sürecini engellemeye yönelik bir ima ya da mesaj içerdiği de düşünülebilir. Kürt meselesinin barışçıl çözüm ihtimalinin devletin tepesinde seslendirildiği ve bu doğrultuda sembolik de olsa birtakım adımların atıldığı bir dönemde verilen bu karar, ifade özgürlüğü sorununu yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.

İfade özgürlüğü, yaşadığımız bu topraklarda hiçbir zaman gün yüzü göremedi. Bir türlü evrensel standartlara kavuşamadı. Her zaman birey ve toplumun iradesinden bağımsız bir aşkın değer olarak dayatılan “devletin âli menfaatleri”ne kurban edildi. Kutsal kılınan devletin bu yüksek çıkarlarının ne olduğuna da milletin kendisi değil, millete rağmen onu sevk ve idare etme yetkisini kendinde bulan bir grup azınlık karar verdi. Devletçi seçkinler ve onlara eşlik eden bu güruh, “hikmet-i hükümet”çi bir anlayış çerçevesinde siyasetin “kırmızı çizgileri”ni belirledi. Kutsal devletin kutsal temsilcilerince belirlenen bu kutsal sınırlarla çevrili olan “mahrem alan”, her türlü tartışma, sorgulama ve eleştirinin dışında tutuldu. Böylelikle, otoriter, baskıcı, seçkinci ve vesayetçi bir ideolojinin ürünü olan bir “kamu düzeni” anlayışı egemen kılınmaya çalışıldı.

Çoğulculuk ve barış esasına dayalı demokratik bir kamu düzeni anlayışını dışlayan, çerçevesi otoriter ve baskıcı bir resmi ideoloji tarafından belirlenen “devletçi kamu düzeni kavramı”, çok partili siyaset boyunca demokratik siyasetin ve özgürlüklerin sınırını belirledi. Devletçi kamu düzeni kavramı, her türlü söylem ve eylemin meşruluğunu ölçen bir kriter olarak kullanıldı. Düşünceler de bu çerçevede değerlendirildi. Devletçi kamu düzeni kavramının koruma altına aldığı mahrem alanla ilişkisine göre, düşünceler, “zararlı-zararsız”, “sakıncalı-sakıncasız” ve “tehlikeli-tehlikesiz” gibi ayrımlara tabi tutuldu. Mahrem alana tecavüz eden ve bu yolla kamu düzenini bozduğu iddia edilen ifadeler, talep ve öneriler, zararlı veya tehlikeli olarak görülüp şiddetle cezalandırıldılar.

ARAÇSAL DEĞER OLARAK 'KAMU DÜZENİ'

Cezalandırılan düşüncelerin öznelerine bakıldığında, bunların, Cumhuriyetin kurucu ideolojisinin ve onun öngördüğü ideal toplum tasavvurunun dışında kalan kesimlerden (sosyalistler, liberaller, muhafazakâr-dindarlar, Kürtler ve Alevilerden) oluştukları görülür. Cumhuriyetin modernleşme projesinin dışladığı ve ötekileştirdiği bu toplumsal kesimlerin talep ve önerileri hep cumhuriyete başkaldırma olarak değerlendirildi. Cumhuriyetin makul ve makbul vatandaşlık kategorisinin dışında kalan bu kesimlerin suskunlaştırılmasında ve etkisiz hale getirilmesinde hukuk araçsallaştırıldı. Özgürlükleri sınırlamanın meşru sebepleri arasında yer alan bir hukuki terim olarak kamu düzeni kavramı, gerçek ve evrensel içeriğinden soyutlanarak siyasi bir içeriğe büründürüldü. Devleti ve onun ideolojik önceliklerini korumanın araçsal değeri haline getirildi. Böylesi bir kamu düzenini koruyacak yasal mevzuat hiç eksik edilmedi. Toplumsal ve siyasal muhalefetin bastırılmasında her zaman için bir yasa hükmü hep var oldu. 1990'lı yıllara kadar eski TCK'nın ünlü 141, 142 ve 163. maddeleri, 1991-1995 arası Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesi, 2000'li yılların ortalarına kadar ise eski TCK'nın 159 ve 312. maddeleri, resmi söylem dışı düşünce açıklamalarını cezalandırmanın, bireylerin ve örgütlü toplumun demokratik taleplerini bastırmanın ve siyasal muhalefeti suskunlaştırmanın aracı olarak kullanıldılar.

Bugün için de ifade özgürlüğü alanının sorunlu olduğunu belirtmek gerekir. Türkiye'nin AB üyelik sürecinde gerçekleştirdiği reformlara rağmen ifade özgürlüğü ihlallerinin eksilmediği görülüyor. Yeni TCK'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte (2005 sonrası) bu Kanunun özellikle 215, 216, 220 ve 301. maddeleri çerçevesinde soruşturmaların başlatıldığı, davaların açıldığı ve bunlardan bir kısmının mahkumiyetle sonuçlandığı biliniyor. Son on yıl içinde AİHM'in, ifade özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle Türkiye aleyhinde verdiği kararlar bir hayli yekun tutuyor. Her yıl gerek ulusal ve gerekse uluslararası insan hakları kuruluşlarının yayınladıkları Türkiye'ye ilişkin raporlar, ifade özgürlüğüne ilişkin ihlallerden söz ediyor. Hemen her gün yeni bir ifade özgürlüğü ihlaliyle karşı karşıya kalıyoruz. Gün geçmiyor ki, bir siyasi, düşünür, gazeteci veya yazar hakkında bir soruşturma başlatılmış olmasın. Başlatılan soruşturmaların, davaların açılması ve/veya mahkumiyet kararlarıyla sonuçlanması gerekmez. Tek başına soruşturmanın başlatılmış olması dahi çoğu kez düşüncelerin baskılanmasında etkili olabiliyor.

Bütün bu veriler Türkiye'de ifade özgürlüğü sorununun önemini koruduğunu gösteriyor. İfade özgürlüğü alanının sorunlu olduğu ortak görüşünü paylaşanlar, sorunun çözümüne ilişkin nelerin yapılması gerektiği hususunda farklı önerilerde bulunuyorlar. Bu farklılık, sorunun teşhisindeki farklılıktan kaynaklanıyor. Sorunun kaynağında ifade özgürlüğüne ilişkin mevzuatı görenler, ilgili mevzuatın değiştirilmesini; sorunun yargı kararlarından kaynaklandığını söyleyenler, köklü bir yargı reformunu; sorunu her iki sebebe bağlı olarak açıklayanlar ise, hem mevzuatın gözden geçirilmesini ve hem de yargının reforma tabi tutulmasını öneriyorlar.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE ENGEL: RESMİ İDEOLOJİ

İfade özgürlüğü sorununu iki sebebe bağlı olarak açıklayanların çözüm önerileri doğru olmakla birlikte, eksiktir. Çünkü, sorunun tespit ve çözümünde önemli olan bir faktör ihmal edilmekte ya da görmezlikten gelinmektedir. Bu faktör, yukarıda kısaca değinmeye çalıştığım resmi ideolojinin hegemonik bir güç olarak toplum ve siyaset üzerindeki ağırlığıdır. Otoriter zihniyet dünyasından beslenen resmi ideolojinin, bu dünyaya ait düşünce ve davranış kalıplarıyla toplumun bütün katmanlarına nüfuz ederek bir hegemonya oluşturması, bu topraklarda demokratik siyasetin ve özgürlükçü düşüncenin serpilip gelişmesine engel oluşturmaktadır. Türkiye'nin bir türlü birinci sınıf demokratik ve özgürlükçü bir siyasi rejime kavuşamamasının en önemli sebeplerinden biri de otoriter zihniyetin hegemonik konumudur. İfade özgürlüğünün alanının genişletilmesine yönelik son yıllarda gerçekleştirilen çabalara bakıldığında, bu çabalardaki ihtiyatlı ve ikircikli tavırların da aynı sebepten kaynaklandığı anlaşılmaktadır. İstenilen ölçüde olmasa da, gerçekleştirilen yasal değişikliklerle ifade özgürlüğünün alanının genişletilmesine rağmen yargı pratiğinin bu değişime ayak uyduramaması da yine aynı sebepledir. Nitekim, Mithat Sancar tarafından hazırlanan “Yargıda Algı ve Zihniyet Kalıpları” başlıklı araştırma raporunda yer alan şu değerlendirme tespitimizi doğrular niteliktedir: “Hakim ve savcılar arasında yargılama faaliyeti sırasında adalet ile devletin çıkarı veya demokrasi ile devletin güvenliği arasında bir karşıtlık çıkabileceği ve bu durumda devletin çıkarlarının korunması gerektiği kanısının yaygın olduğunu gördük”.

Demek ki, Türkiye'de ifade özgürlüğü alanında yaşanan sorunları tek bir faktörle açıklamaya ve bunun üzerinden çözüm üretmeye çalışmak doğru bir yaklaşım olamaz. Resmi ideolojiden beslenen otoriter zihniyet kalıplarının yaygın olduğu bir toplumda, yasalarda yapılacak değişikliklerle ya da gerçekleştirilecek biçimsel yargı reformlarıyla ifade özgürlüğünün alanının genişletilmesi mümkün değildir. Kaldı ki, bu zihniyet yapısı ifade özgürlüğüne ilişkin mevzuatın gereği gibi değiştirilmesini engellediği gibi, yargının -bağımsız ve tarafsız hareket etme kabiliyetini sınırlamak suretiyle- ifade özgürlüğü lehine hareket etmesini ve karar vermesini de engellemektedir. Dolayısıyla, ifade özgürlüğü sorununun orta ve uzun vadede çözümüne yönelik çabalarda, mevzuat değişikliği ve yargı reformunun yanı sıra zihniyet değişimine ilişkin ciddi ve kararlı adımların atılmasını da eklemek gerekir. Ancak böylelikle hem demokrasimizi tahkim edebilir ve hem de genel olarak bütün özgürlüklerin, özel de ise ifade özgürlüğünün sınırlarını evrensel standartlara uygun hale getirmemiz mümkün olabilir.

*Prof. Dr.; Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
fherdem@yahoo.com


Başlıklar :
Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026