Yargı kuşatmasında bağımsızlık silahı
00:00, 14/03/2010, Pazar
Yeni Şafak
Yargı kuşatmasında bağımsızlık silahı
Devlet iktidarının temel bileşenlerinden birini oluşturan yüksek yargıda yapılması düşünülen reform çabalarına, başta bu organların temsilcileri olmak üzere, statüko yanlılarının sert bir şekilde muhalefet etmelerinin altında yatan sebep, yüksek yargının vesayet sisteminin sürdürülebilirliği açısından taşıdığı hayati önemdir.
Hükümetin bu ay içerisinde Meclise getirmeyi düşündüğü anayasa değişiklik paketinde HSYK ve Anayasa Mahkemesi'ne ilişkin değişiklik önerilerinin de yer alacağına dair haberlerin basında çıkmasıyla birlikte, siyasilerden ve yüksek yargı organı temsilcilerinden tepkiler gelmeye başladı. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, anayasa değişiklik girişiminin, hükümetin yargı ile oynama ve onu siyasallaştırma amacını taşıdığını ileri sürdü. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker ise, "yapılmak istenilen düzenlemelerle yürütme, yargıyı daha da kuşatma altına almak istemektedir" diyerek, yargının zaten yürütmenin kuşatması altında olduğunu, yapılması düşünülen değişiklikle birlikte bu kuşatmanın daha da arttırılacağını ima etti.
Siyasilerin bu tür konulara ilişkin görüş ve tepkilerini dile getirmeleri demokrasinin bir gereğidir. Ancak, Yargıtay Başkanı'nın muhtemel bir anayasa değişikliğine dair görüş beyan etmesi ve bunu yaparken de suçlayıcı bir dil kullanması, demokratik hukuk devleti ilkesi açısından kabul edilemezdir. Yerleşik demokrasilerde eşine rastlanılmayan bu türden davranışların bizde olağan karşılanması ve tepkinin bizzat kendisinin değil de içeriğinin tartışılması dahi, tek başına, yargının demokratik hukuk devletlerinde olmadığı kadar bağımsız olduğunu ortaya koyması açısından önemli bir veri oluşturuyor.
YÜKSEK YARGI FAZLASIYLA BAĞIMSIZ
Esas itibariyle Türkiye'de yargı, yasama ve yürütme iktidarları karşısında fazlasıyla bağımsızlığa sahiptir. Özellikle de yüksek yargı, gerek oluşumu ve gerekse faaliyetleri açısından bu iki demokratik kurumdan bağımsızdır. Gerçekten de, yüksek yargı organlarının oluşum şemasına bakıldığında, kooptasyon sisteminin, yani yüksek yargı organı üye ve temsilcilerinin yine bu organlarca belirlendiği bir yöntemin geçerli olduğu görülür. Anayasa Mahkemesi üyelerinin altısı dolaylı olarak yüksek yargı organlarınca (Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi) ; Yargıtay üyelerinin tümü HSYK'ca; Yargıtay Birinci Başkan, birinci başkanvekilleri ve daire başkanların doğrudan Yargıtay Genel Kurulunca; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcı vekili dolaylı olarak Yargıtay Genel Kurulunca; Danıştay üyelerinin dörtte üçü doğrudan HSYK'ca; Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri ve daire başkanları doğrudan Danıştay Genel Kurulunca ve hâkimlik teminatı açısından önemli bir kurul olan HSYK'nın yedi üyesinden beşi dolaylı olarak Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarınca seçilir.
Görüldüğü gibi yüksek yargı organlarının oluşumunda çok yalın bir şekilde işleyen kooptasyon sistemiyle karşı karşıyayız. Seçimler, karşılıklı paslaşmalarla kendi içinde oynanan bir oyun görüntüsü veriyor. Yargıtay ve Danıştay HSYK'yı, HSYK da her ikisini belirliyor. Böylece, dışarının müdahalesine ve etkisine kapalı, kendi içinde dayanışmacı ve kollayıcı özellikleriyle belirginleşen bir kapalı kast modeli oluşuyor. Bu model homojenliğe kurgulu olduğundan, çeşitliliklere ve farklılıklara tahammül göstermez. Kast sistemine dahil olabilmenin yolu, bu sistemin üzerine kurulu olduğu otoriter ve seçkinci zihniyet dünyasına mensubiyetten geçiyor.
YARGISAL AKTİVİZM
Toplumdan bağımsız, onun dışında ve üzerinde bir zatiyet alanı olarak ortaya çıkan bir yargı erkinin denetlenebilirliğinden ve hesap verebilirliğinden söz etmek mümkün değildir. Çünkü bu yapı, denetleme ve hesap sorma mekanizmalarına kapalıdır. Burada asıl çelişki, toplumsal denetim ve hesap sorma kanalları kapalı tutulan bir yapının halk adına kararlar vermesidir. Bu anlamda, mevcudiyetini borçlu olduğu halktan kopuk bir yargı iktidarının halk adına egemenlik yetkisini kullanması büyük bir çelişki oluşturuyor. Öte yandan, toplumsallıkla ilişkisi koparılmış bir yargı erkinin zamanın ruhunu yakalayabilmesi, kendini yenileyebilmesi ve yeniden üretebilmesi de mümkün değildir. Nasıl ki toplumsal olgu boyutu ihmal edilen bir hukuk, tarih ve toplum dışına itilerek anakronikleşirse, aynı şekilde toplumsal gerçekliği ıskalayan bir yargının da anakronikleşmesi kaçınılmazdır.
Türkiye'de, özellikle yüksek yargı organları, sadece oluşumu itibariyle değil, aynı zamanda karar ve kurumsal davranışlarıyla da fazlasıyla bağımsızdır. Öyle ki, yüksek yargı organları çoğu kez kendi görev alanlarının dışına çıkarak kararlar alabilmekte, demokratik siyasetin işleyişine müdahale edebilmekte, siyasi tartışma ve polemiklere girebilmekte, siyasi konulara ilişkin görüşler ifade edebilmekte ve hatta siyasi karar alma mekanizmalarına uyarılarda bulunabilmektedir.
Danıştay'ın, ekonomiden eğitime, sağlıktan toplu taşımacılığa kadar uzanan geniş bir alanda yönetimin aldığı birçok kararı iptal ettiği biliniyor. Özellikle son yıllarda artan bir şekilde müdahaleci/aktivist bir tutum içerisine girdiği gözlemleniyor. Danıştay'a yapılan son yıllardaki iptal başvurularının kahır ekseriyetinin olumlu karşılık bulması ve Danıştay'ın hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşıp yerindelik denetimine girerek kararlar vermesi, bu aktivist tutumu gözler önüne seriyor. YÖK'ün katsayı kararına, belediyelerin toplu taşıma ücretlerine ilişkin aldıkları kararlara dahi müdahale etmekte bir beis görmeyen Danıştay, esas itibariyle, görev alanının sınırlarını aşarak yetki gaspında bulunmakta ve adeta yürütmenin/yönetimin yerine geçerek ona ait yetkileri kullanmaya çalışmaktadır.
Benzeri bir değerlendirmeyi Anayasa Mahkemesi için de yapmak mümkündür. Anayasa Mahkemesi'nin son üç yıl içinde kritik davalara ilişkin verdiği kararlar gözden geçirildiğinde, Mahkeme'nin, anayasaya uygunluk denetiminin sınırlarını aşarak siyasi mülahazalarla nasıl taraflı karar verdiğini görmek mümkündür. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini krize dönüştüren ünlü "367 kararı", bir özgürlük alanının genişletilmesine matuf olan (üniversitelerde başörtüsü kullanımına imkân tanıyan) anayasa değişikliğine ilişkin kanun hakkındaki kararı, asker kişilere sivil yargı yolunu açan kanuna ilişkin verdiği karar ve Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu hakkındaki kararı, bu çerçevede değerlendirilecek olan kararlardandır. Bu ve benzeri kararlarıyla Anayasa Mahkemesi'nin, daha önceki dönemlerde var olan yargısal aktivizmini daha da arttırdığı, "negatif kanun koyucu" olmanın da sınırlarını aşarak adeta yasama yetkisinin kullanımına ortaklık etmeye başladığı görülüyor.
DEVLET İKTİDARININ BAĞIMSIZ UNSURU
Yüksek yargının gerek oluşum ve gerekse faaliyetlerine ilişkin yapılan bu kısa değerlendirme de gösteriyor ki, yüksek yargı, yasama ve yürütmeden bağımsız olmanın ötesinde, her iki demokratik organı kuşatmaya çalışan jüristokratik bir erk görüntüsü çiziyor. Bu görüntünün arkasında, onun, yerleşik demokrasilerde karşılığı olamayan ancak Türkiye özelinde gerçekliği bulunan ve siyasi sistem içerisinde fiili iktidarı temsil eden bir başka iktidar odağının parçası olduğu gerçeği yatıyor. Demokratik devlet yapılanmasında yeri olmayan bu bürokratik iktidar odağı, "devlet iktidarı" olarak adlandırılıyor. Türkiye'de cari olan siyasi sistemin vesayetçi özelliğinin tabii bir sonucu olarak ortaya çıkan, demokratik siyasete duyulan güvensizlikten ve seçkinci dünya görüşünden beslenen bu fiili iktidar olgusu, bir "üst-belirleyen" olarak demokratik siyaset üzerinde vesayet işlevini icra etmektedir. Seçilmişler (siyasetin görünür aktörleri) marifetiyle kullanılan siyasi iktidar, ana gövdesi atanmışlardan (siyasetin gizli aktörleri) oluşan devlet iktidarınca gözetlenip denetlenmektedir. Vesayetçi sistem, özellikle son yıllarda yaşanan birtakım gelişmelere paralel olarak önemli ölçüde törpülenmiş olsa da, hâlâ hayatiyetini sürdürmektedir. Bugün için söz konusu sistemin en önemli saç ayaklarından birini yüksek yargı organları oluşturmaktadır.
Devlet iktidarının temel bileşenlerinden birini oluşturan yüksek yargıda yapılması düşünülen reform çabalarına, başta bu organların temsilcileri olmak üzere, statüko yanlılarının sert bir şekilde muhalefet etmelerinin altında yatan sebep, yüksek yargının vesayet sisteminin sürdürülebilirliği açısından taşıdığı hayati önemdir. Vesayet rejimini ayakta tutabilmenin yolu yüksek yargıdan, yüksek yargıyı mevcut haliyle koruyabilmenin yolu ise yargı bağımsızlığı ilkesinden geçtiği için, bu ilke, değişim baskısı karşısında meşru bir savunma aracı olarak kullanılmaktadır. Ancak, açıkça ifade etmek gerekir ki, bir savunma aracı olarak dillere pelesenk edilen bağımsızlık ilkesi, evrensel anlam ve işlevinden uzaklaştırılmış bir bağımsızlık ilkesidir. Zira, hukuk devletinin temel gereklerinden biri olan yargı bağımsızlığı ilkesi, yargının tarafsızlığını sağlamaya yönelik bir ilkedir. Burada amaç, yargının tarafsız hareket edebilmesini sağlamak suretiyle adil kararlar verebilmesini sağlamaktır. Oysa vesayetçi sistem yanlıları, tarafsızlık ilkesini gerçekleştirebilmenin bir araç-değeri olarak değil de, devlet iktidarı adına siyasi iktidarı (yasama ve yürütmeyi) kuşatma altına alabilmenin bir gereği olarak bağımsızlık ilkesini savunmaktadırlar. Bağımsızlıktan anladıkları şey ise, yargının kendi kendini oluşturması, denetim dışı kalması ve layüsel olmasıdır. Böyle olmalı ki, devlet iktidarının bir parçası olarak kalabilsin ve vesayetçi sistemin devamından yana taraflı kararlar verebilsin. Kısacası, devlet iktidarının "bağımlı" unsuru olan yüksek yargının bağımsızlık silahına sarılması boşuna değildir.
* Prof. Dr.; Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Başlıklar :
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.