Düşünce Günlüğü Nereye gidiyorsun?

Nereye gidiyorsun?

"Çok zoruma gidiyor. Açlığa dayanıyorum, yorgunluğa dayanıyorum, uykusuzluğa dayanıyorum; ama ne tokat yemeye dayanabiliyorum ne de insanların tokat gibi insafsız sözlerine... Özür dilerim... Bu deveyi güdecek mecalim kalmadı, bu diyardan gidiyorum” dedi ve gitti.



Abone Ol Google News
Haber Merkezi Yeni Şafak
Nereye gidiyorsun?
Arşiv

Dr. M. Alpertunga Kara

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi

Hem ağlıyordu, hem gidiyordu, seslendim: “kızım, hayırdır, bir şey mi oldu?”

“Gidiyorum hocam, hoşça kalın, hakkınızı helal edin.”

“Tövbeler olsun, nedir, dur da bir güzel anlat bakalım. Neyse derdin, bir çaresi bulunur elbet.”

Kantine oturduk, başladı anlatmaya. Hem ağladı, hem anlattı, hem ağlattı.

“Hocam, bir aydır günaşırı nöbet tutuyorum. Her nöbette yüz hasta geliyor. Siz anlatmıştınız, her hastaya en az yirmi dakika zaman ayırmak, derdini güzelce dinlemek, tam olarak muayene etmek gerekir; yoksa hastanıza yeteri kadar faydalı olamazsınız diye. Ama ben bu yoğunlukta her hastaya en fazla beş dakika zaman ayırabiliyorum. Onun da yarısı tartışmayla geçiyor. Bazı hastalar sıralarını beklemek istemiyor veya daha acil bir hastaya bakmam gerekirken araya girmek istiyor. Bazısı gündüz aile hekimine yazdırabileceği reçeteyi yazdırmak için akşam acile geliyor, ‘şu an çok yoğunuz, beklerseniz sonra yazabilirim’ dediğim için bağırıp çağırıyor. İşinden gündüz izin alamıyormuş, ama mesela o anda kalp krizi geçiren bir hastayla ilgilenmem gerekiyor, reçetenin acelesi yok. Bazı hastalar acilde yapılamayan tahlilleri yaptırmak istiyor, yapamayacağımızı açıklamaya çalışınca kızıyor. Yorgunluktan tezim için araştırma yapacak halim kalmıyor, eve gidince külçe gibi yatıp kalıyorum. Eşim de asistan, o da çok sık nöbet tutuyor. Birbirimizi haftada bir iki sefer görebiliyoruz. Hastanede oturup dinlenecek zaman bulmak zor oluyor, yemeğimizi bile zor yiyoruz. Nerede kaldı arkadaşlarla biraz oturup sohbet etmek, dinlenmek, dertleşmek... Ailem uzakta, derdimi kime anlatayım bilemiyorum. Uzun zamandır moralim çok bozuk.

“HOCAM YÜZÜM ÇOK ACIMADI AMA İÇİM ACIDI”

Üstüne dün akşam nöbette yine olay oldu, yaşlı bir amcayı getirmişler yakınları, ‘serum takın’ diye. Baktım amca iyi görünmüyor, ‘tamam, serum takalım, ama önce amcanın derdi ne bir anlayalım, ona göre ne gerekiyorsa yaparız’ dedim. Amcanın tansiyonu çok yüksek çıktı. Konuşması da biraz peltek gibi geldi, beyin kanaması olabilir diye şüphelendim. Hasta yakınlarına açıklamaya çalıştım, ‘şu an serum takamayız, yoksa tansiyonu daha da yükselebilir. Bazı tahliller yapmamız lazım, beyin filmini görmemiz lazım. İnşallah başka bir şey çıkmaz, amcanın tansiyonunu düşürür göndeririz’ diye, dinlemediler bile, ‘serum takıyor musun, takmıyor musun’ diye bağırmaya başladılar. Sakin olup tekrar anlatmaya çalıştım, biri ‘bizimle ilgilenmiyorsunuz, haram zıkkım olsun vergilerimiz’ diye bağırdı, öteki yüzüme bir tokat attı. Hocam, yüzüm çok acımadı, ama içim çok acıdı. Arkadaşlarıma kızıyordum, ‘neden yurtdışına gitmek istiyorsunuz’ diye, ama artık benim de dayanacak halim kalmadı, istifa edip yabancı dil çalışmaya karar verdim.”

HARAM ZIKKIM ETME MESELESİ

Bir süre sustuk, ne diyeceğimi bilemedim. Şiddet meselesi zaten başlı başına bir problem de, bu “haram zıkkım etme” meselesi de son zamanlarda psikolojik şiddet haline geldi. Hekim yetiştirirken üç kaynaktan faydalanıyoruz. Biri devletten, halkın vergilerinden geliyor. Tıp fakültesi harçları diğer fakültelere göre yüksek olsa da, yurt dışına göre düşük. Tıp fakültelerine yapılan yatırımı toplum karşılıyor. Hekimlerimiz de bunun karşılığında mecburi hizmet yapıyorlar, canla başla çalışıp her kuruşun hakkını veriyorlar.

İkinci kaynak hocaların emeği. Dersimizi veriyoruz, maaşımızı alıyoruz; ama hikaye orada bitmiyor. Eğitim faaliyeti çok sayıda öğretim üyesinin ek ücret almadan yaptığı ek görevler sayesinde yürüyor. Bir sürü komisyonlar, koordinatörlükler var; gelecek yılın ders programını hazırlarken, kendi akademik çalışmalarımdan kısıp zaman ayırmam gerekiyor. Sınavların organize edilmesi, aktif eğitim senaryolarının yazılması, yenilenmesi, geliştirilmesi, hocalardan ve öğrencilerden geribildirim alınması; toplantı üstüne toplantı... Bu millete helal-i hoş olsun hepsi, ama bunca emekle yetiştirdiğimiz öğrencilerimizi hayata küstüren üç beş kendini bilmez, ben hangi birinize hakkımı haram zıkkım edeyim?

Üçüncü kaynak öğrencilerimizin gayreti ve ailelerinin desteği. Çok çalışıp tıp fakültesini kazanıyorlar, yaşıtları gezip tozarken altı yıl boyunca gece gündüz ders çalışıyorlar, sabahtan akşama kadar derse giriyorlar, laboratuar eğitimlerine katılıyorlar, gece nöbet tutuyorlar. Eğer uzman olmak isterlerse, istedikleri branşı kazanabilmek için üniversite sınavından çok daha zor başka bir sınava girmeleri gerekiyor. Sonra dört sene çok daha yoğun bir tempoyla çalışıp eğitim alıyorlar. Eğer yan dal uzmanı olmak isterlerse daha da zor bir sınava girmeleri gerekiyor ve iki sene üst seviyede bir eğitim alıyorlar. Bir hematolog, nefrolog, endokrinolog en az on iki sene çok yoğun emekle yetişiyor ve her aşamada tekrar mecburi hizmet yapıyorlar.

STRATEJİK İNSAN KAYNAĞIMIZ

Bu kadar gayret topluma en iyi hizmeti sunabilmek için. Bütün bu çalışmanın karşılığını ne zaman alıyoruz? Yorgunluktan ölene kadar kalp masajı yaptığımız hastanın kalbi tekrar atmaya başladığı zaman. Ağrısının dinmesine vesile olduğumuz bir teyze “Allah razı olsun” dediği zaman. Kapıdan girerken gözlerinde “acaba çocuğum yaşayacak mı” kaygısını gördüğümüz kadının yüzünün güldüğünü gördüğümüz zaman. Bunca zahmete, dökülen gözyaşlarına, akıtılan tere saygınız yok diyelim, şunu düşünün: bu kadar zor yetiştirilen ve bu kadar gerekli bir insan gücü bu ülke için stratejik bir kaynak. Kaybederseniz yerine yenisini koymak çok zor ve bundan herkes zarar görür.

Ben bunları düşünürken öğrencim yüzünü kaldırdı ve tekrar konuşmaya başladı.

“Hocam, siz beni biliyorsunuz. Fakülteye başlarken aklımda insanlara faydalı olma fikri vardı. Doktor bulamayan büyüklerimiz, “tıp tahsili farz-ı kifayedir” diyen hocalarımız... Okula başlarken zor olduğunu biliyordum, ama ne kadar zor olduğunu zaman geçtikçe yaşayarak öğrendim. Zaman zaman bırakasım geldi, ama hep sizin ‘Çanakkale’de ecdadımız nasıl dayandıysa biz de öyle dayanacağız’ dediğinizi hatırlayıp güç buldum, dişimi sıktım. Bitirdiğim zaman da dünyalar benim olmuştu. Ama çalışma hayatı beklediğim gibi olmadı. Hep sabrettim, ama hep daha kötüye gitti. Mecburi hizmette sabrettim, tekrar sınava çalışırken sabrettim, asistanlıkta sabrettim. Tamam, vazifemi yapıyorum, kimseden minnet beklemiyorum. Ama neden bize düşman gibi davranıyorlar? Çok zoruma gidiyor. Açlığa dayanıyorum, yorgunluğa dayanıyorum, uykusuzluğa dayanıyorum; ama ne tokat yemeye dayanabiliyorum ne de insanların tokat gibi insafsız sözlerine... Özür dilerim...”

“Olur mu kızım, ne özrü” diyordum ki “bana müsaade” dedi, kalktı. “Üzülme, bütün bunlar geçecek, devletimiz milletimiz arkamızda” demeye çalıştım, dilim dolaştı. “Bu deveyi güdecek mecalim kalmadı, bu diyardan gidiyorum” dedi ve gitti.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.