Yürümek ya da yürüyememek
Yürümek ya da yürüyememek

“Ben bir sürü konuştum ama sen bir şey söylemedin” dedi fazlasıyla konuşkan olan. “Söyledim ama hiç kimse duymadı” diye geçirdi içinden görünüşte suskun olan.

İnsanın kendi kendine konuşması, kendisiyle arasındaki irtibatı önemli görmeyen kimselerce delilik gibi görülüyor. Oysa asıl delilik insanın içinden ne geçtiğini merak etmiyor, etse bile bir çeşit korkuyla öğrenmekten kaçıyor olmasında. İnsanın iç sesinden habersiz bir hayat yaşaması, kendini böyle bir sağırlığa memur ve mahkum etmesi yeni zamanlara özgü bir şey... Duymak istemedikleri tek ses kendi sesleri haline geldi insanların neredeyse. Çağın her yere ulaşan korkunç gürültüsünün de onlara büyük yardımı oluyor bu noktada. İçinin söylediklerini duymak istemeyenler için kaçılacak çok yer var yeni dünyada.

“Kendi başımayken her türden zeka dolu yorumlar yapıyor, hiç kimsenin söylemediği sözlere zekice cevaplar veriyor ve hiç kimse ile nükte dolu sohbetler ediyorum. Fakat karşımda etten kemikten biri durduğunda bütün bunlar ortadan kayboluyor; aklım uçup gidiyor, artık konuşamıyorum ve bir buçuk saat sonra bitkin düşüyorum. İnsanlarla konuşmak uykumu getiriyor. Yalnızca ruhani ve hayali arkadaşlarım ve yalnızca rüyalarımda ettiğim sohbetler mutlak bir gerçekliğe ve öneme sahip” diye yazmış Fernando Pessoa, ‘Anlamaktan Yoruldum’ kitabında.

Sosyal hayata kulaklarında kulaklıkla katılan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Böyle birbirine sağır insanların doldurduğu bir ortama sosyal hayat denebilirse tabii. Garip olan, insanları kendi kulaklıklarından gelen sese mahkum eden ve onun dışındaki seslere -ki buna kendi iç sesleri de dahil- neredeyse tamamen kapatan bütün bu cihazları iletişim teknolojileri başlığı altında geliştirip üretiyor olması. Nasıl bir iletişimse bu! Yan yana dolaşan, aynı mekanları paylaşan ama ne birbirlerini ne kendi iç seslerini duymayan insanlar... Ekranlardan kafalarını kaldırıp birbirine bakmayan, birbirini görmeyen kalabalıklar...

“Biraz yürüyelim mi birlikte?” diye sordu gözlüğü kalın çerçeveli olan. “Yürüyelim ama birlikte yürümüş olur muyuz, orasını bilemiyorum” diye cevapladı bu soruyu gözlüğü olmayan.

Bir de şunu düşünün; bütün gün oraya buraya yürüdüğü halde günün sonunda evlerine hiçbir yere varamadan dönenler ne hisseder?

“Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamıştır. Unutmayın, yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir. Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, oturduğu yerde kalamaz insan” diyor ‘Yürümenin Felsefesi’nde Frederic Gros.

“Ya seninle hep selamlaşıyoruz ama senelerdir durup iki çift laf edemedik” dedi yollardan biri. “Ne yapalım, ters istikamete gitmek kaderimizde varmış demek ki” dedi diğeri. İşte bunlar hep bölünmüş yol trajedileri...

Bir Amerikalı, Bir İngiliz, Bir Alman ve bir Türk dev alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmışlar. Oturup bir saat kadar kendilerini bir fıkranın malzemesi kılacak hadisenin ne olacağını beklemişler. Bir şey olmamış, dağılıp gitmişler... İçlerinden sadece biri “İnsanlık kaybetti!” diye söylenmiş. Bilin bakalım hangisi?

Bazen bir şey oluyor, varacağınız yer size geliyor. Oturup yine de bu yolu yürümem gerekir mi, gerekmez mi, bilemiyorsunuz.

“Bir adım daha atacak olsa” diye mırıldandı kendi kendine beyaz saçlı adam, “dünya bitermiş gibi geliyor bazen insana!”

Neden anlayan Müslümanlar olamıyoruz?
Neden anlayan Müslümanlar olamıyoruz?

Bu anlamda zaman zaman aklıma gelenleri yazıyorum. Çünkü değişme burada da var. Kendimi de hesaba katarak İslam’ı doğru ve sağlıklı anlayamayışımızın sebepleri üzerinde düşünüyorum.

Video: Neden anlayan Müslümanlar olamıyoruz?


Galiba önce şunu bilmemiz gerekiyor: Anlama ve bunun için düşünme, tefekkür, aklını kullanma ve bunun tezekkür ve nazar gibi bütün fonksiyonları da bizden ayrıca istenen birer ibadettirler. Yani önce anlamanın da bir ibadet olduğunu bileceğiz ve onu doğru yapacağız ki, diğer ibadetleri sağlıklı yapabilelim. Bunun için Kuranıkerim pek çok detayı insana bırakmış, tefakkuhtan, diraseden, istinbattan, basiretten ve sadece bilenlerin yapabileceği daha pek çok ilmi ve zihni eylemden ve aslında ibadetten söz etmiş. Bunların bir kısmını farzı kifaye olarak sadece âlimlere yüklemiş, ama belli seviyede anlamayı herkesten istemiş. Bu durum aynı zamanda Allah’ın ilme ve insana verdiği değeri de gösterir. Allah’ın bu talepleri derecesine göre herkese yöneltildiğine göre, herkesin her şeyden önce kendi gücü nispetinde anlamak zorunda olduğunu, böyle bir ibadetle de mükellef bulunduğunu bilmesi gerekir. Ancak seçkin insanların başarabileceği ileri derecesini ise âlimlere, mütefekkirlere bırakmış.

Buradan dini doğru anlamayışımızın öncelikli bir sebebi de netleşmiş oldu. Bir fert olarak bizim de anlamamız gerektiğini kabullenmemek, herkesin bu ibadeti başkasından beklemesi. Oysa nasıl namazı, zikri vb ibadetleri bizim yerimize başkasının yapması kabul olmuyorsa, yapabileceğimiz kadarıyla anlamak da öyledir. Ta ki yaşadığımız İslam kendi İslam’ımız olsun, Kuranıkerim’in kötülediği, atalarımızın dini olmasın. Bu durum elbette geçmişi ve atalarımızdan bu işi doğru anlayanları reddetmemiz anlamına gelmiyor. Doğru anlayanları da anlamayanları da bilmemiz anlamına geliyor.

Peki, neden anlamamız gerektiğini anlamak istemiyoruz? Çünkü Allah (cc) Âdem’den önce şeytanı yaratmış, Âdem’in içine de şeytanın kullanacağı araçlar olarak nefsi arzular, iştihalar ve dünya meyli koymuş. Bunlar bir yönüyle nimettirler, ama sürekli hareket halinde oldukları için kontrol edilmezlerse nikmete/ziyana dönüşürler. Bunların kontrolü ve nimet olarak devam etmeleri de yine bilmeye ve anlamaya bağlıdır. Allah’ın kanunu böyledir ta ki, insan hem kendine verilen değeri, halife olma yetkisini ve etkisini anlasın, hem de nimetlere hak ederek kavuşsun.

Her bir fert olarak bizim de anlamamız gerektiğini anlamamamız sonucunda hayatı dünyadan ibaret sanıp, bütün zevklerimizi burada tüketme yoluna gidiyoruz, yani dünyevileşiyoruz. Dünyevileşme, ya ahireti hiç hesaba katmama, ya da ikinci, üçüncü sıraya alma demektir. Buna dünya için yaşama, daha müreffeh ve zevkusefa içinde yaşamak için yaşama da diyebilirsiniz. Parası çok olanların bugün Avrupa’da ya da Amerika’da yaşamak istemeleri de bundandır. Bu durum elbette imanımızla da, yani Allah’ı bilmemiz ve tanımamızla da, ahiret düşüncemizle de alakalıdır. Nasıl bir Allah’a inanıyoruz, ahiret denen şey nedir? Orada nelerle karşılaşacağız? Böyle imani meselelerdeki bilgi ve bilinç insanı anlamaya zorlar, diğer canlılardan ayrı olduğunu, onlardan farklı olması gerektiğini ona hissettirir.

Sadece bilmek de insanı kurtaramaz. Bilginin gereğini yapma, böylece onu faydalı bilgi haline getirme, bunun için ibadet ve zikir ehli olma da gerekir. Bilenleri şeytanlardan ayıran özellik budur. Yoksa şeytan da bazı şeyleri çok iyi biliyordu. Aksi takdirde bilginin/ilmin verdiği güçle insan kendini, yani nefsini ilahlaştırabilir. ‘Siz hiç nefsi arzularını ilah edinenleri görmüyor musunuz? Bilgilerine rağmen Allah onları sapık bırakmıştır’. Bu da bir anlama engelidir.

Çok önemsediğim için sık sık söylediğim bir engel de şudur: Bizim dört başı mamur, mütekâmil bir İslam toplumunda yaşamıyor oluşumuz da İslam’ı doğru anlamamızı zorlaştırıyor. İslam nedir? Hayatta gördüğümüz farklı yaşama ve inanma biçimleri mi, yoksa hayalimizde kurguladığımız farklı dünyalar mı? İslam ahkâmının değişenlerini ve değişmeyenlerini hesaba kattığımızda bu durum âlimlerimizi bile tereddüde sevk eden bir şeydir. Fıkıh, Tefsir ya da Kelam kitaplarında okuyup ezberlediğimiz bilgilerin hangisi uygulanabilir İslam’dır? Bunların hepsini birden uygulanması gereken İslam olarak görmemiz, karşımıza gördüğümüz ve yaşadığımız hayat tarzıyla telif edilemez bir İslam anlayışı çıkarıyor. Oysa İslam uygulanıyor olsaydı âlimler ve yönetenler bu sınırsız içtihatların, yaşanılan hal ve şartlara uygun olanlarını seçebileceklerdi.

Yine bilme ve anlama eksikliğinden kaynaklanan ırkçılığın, fırkacılığın, modern Deccal olan medyanın, dizilerin, şeriatın yerini alan ideolojilerin, duygu eğitimsizliğinin, ibadetlerimizin bile âdete dönüşmesinin, böylece heyecanımızı yitirmemizin hep birer anlama engeli olduğunu bilmeliyiz. Peki, ne yapmalıyız?

Bilmek mi, anlamak mı?
Bilmek mi, anlamak mı?

Sosyoloji, modern toplumların bilimidir. Ancak, çağımızın en kavrayışlı sosyologu Bauman’a göre post-modern zamanlarda her şey gibi bir bilim olarak sosyoloji de aşınmaya başlamıştır. Bauman da, çizdiği yolda ilerlerken modernlikte ısrar etmeden sosyolojiyi savundu, post-modernizmin içinden konuşarak yaptı bunu. Sosyolojiyi, kendi deyimiyle “aşınmadan” böylelikle korudu.

Video: Bilmek mi, anlamak mı?


O’nun yaptığı, modern dönem sosyologların yaptığı gibi epistemolojik değil, hermeneutik bir yol takip etmekti. Bu yüzden Bauman, onlar kadar önemli ve bütünlüklü şeyler söyledi ama modern dönemdeki öncülleri gibi ardında büyük boy (grand) teoriler bırakmadı. Onunki toplumun dinamiklerini kavramaya yönelik bir sosyoloji anlayışıydı, ama kendi içinde bir bütünlük ve temel ilkeler, ahlaki bir çerçeve taşıyan bir anlayış. O kadar ki, son yüzyılın en büyük isimleri arasındaki hak edilmiş yerini, ölmeden önce dahi alabildi.

Sahiden de, sosyoloji öğrencilerine yıllarca öğretilen büyük boy teorilerin –hala geçerli olmakla birlikte- yöntem olarak artık bir parça eski moda olduğunu söylersek abartmış olur muyuz bilmem, ama artık yeni şeyler söylemek lazım geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım: Bu alanla ilgilenen akademisyenler/öğrencilerin de, toplumun eğilimleri hakkında öngörülerde bulunan yazarların da yapması gereken, teori ezberlemek değil, toplumun kodlarını aritmetize ederek bilmenin peşine düşmek de değil; toplumu rasyonel şekilde yeniden yapılandırmaya çalışmak hiç değil.

Yapılması gereken: Kamusal alandaki davranışları “anlama”yı ve bu davranışlarla toplumsal meseleler arasındaki bağlantıyı görmeyi mümkün kılacak bir zihinsel yaklaşım, bu türden bir bakış açısı oluşturmayı başarabilmek.

Sözlerim herhangi bir şahsı hedef almıyor elbette ama sözgelimi toplumsal meseleler hakkında kalem oynatan ya da akademik kariyer yapanların kaçı çarşıyı, pazarı, marketi, bakkalı biliyor; minibüse biniyor? Varsa bile bu işleri deneyimlerin kaçında tanık olduğu davranış biçimi ya da tutumları kavramsallaştırabilecek bir hayal gücü var.

Bir yolcunun toplu taşıma aracının şoförüne para uzatışından, marketteki kasiyerin müşteriyle konuşma biçiminden, yoldaki çiçekçiyle edilen mini sohbetin ilerleyiş biçiminden, gençlerin tercih ettiği giyinme ve yürüme trendlerinden, yaşlıların teknoloji karşısındaki çaresizliğinden, üst kat komşunun görgüsüzlüğe varan merakından, gözlemcinin kendi varlığını da fotoğrafın dışına çıkarmadan, sosyolojik anlamlar üretebilmesi, çıkarımlar yapabilmesi herhalde alkışlanası bir başarı olurdu.

Çünkü bunun için hem bir dünya görüşümüz, hem de bireysel hayatlarımızın toplumsal ve tarihsel boyutları arasındaki bağlantıları bir araya getirebilecek özel bir kavrayışımızın olması gerekir. Tabi ki, bir de sosyolojik bir imgelem. Bilim insanlarında bu üçünün bir arada bulunması herhalde çok sık rastlanan bir durum değil.

Sosyoloji ortaya çıktığı zamandan itibaren yüzyıllar boyunca, o dönem moda olan pozitivizmin de etkisiyle “bize rağmen bizim için” hikayeler anlatarak varoldu. Hatta, ortaya çıkan ilk büyük sosyologların amacı da toplumu sadece tarif etmek değil ama dönüştürmek, modern dönemlerin gerektirdiği “ideal” duruma getirmekti. Geçtiğimiz onyıllarda Türkiye’ye damga vuran askeri darbeler dahil “toplum mühendisliği” çabalarının da temeli, sözünü ettiğim “değiştirme arzusu”nun kaba saba yöntemlerle yapılmaya çalışılmasından başka bir şey değildi.

Oysa, buna güç yetirilemezdi; yapılması gereken karşılaşmaları, yüz yüze gelmeleri gözlemcinin kendini başkasının da yerine koymaya çalışarak, hermenoutik bir fırsata dönüştürebilmesiydi. Böylece gündelik karşılaşmaların tecrübeleriyle beslenen bakış açısı değişecek ve dönüşecekti. Gözlemcinin hergün karşılaştığı bir davranışı hergün bambaşka bir yorumlamayla okuyabilmesi de sosyolojiyi anlamlı kılabilir. Aslında sosyoloji yapmak biraz da bu gel-gitlerden beslenmektir.

Sözün özü, gündelik hayatın tam içinde olmak da, fakir fukaranın haliyle hallenmek de, gençlerle genç yaşlılarla yaşlı olarak eski yeni kıyası yapmak da, mutfaktayken dinlediği radyo programını çözümlemeye tabi tutmak da burun bükülüp geçilecek detaylar değil. Sosyoloji hatta bu detaylarda saklı… Anlamak da bilmenin önünde…

Üç kuruşa kaç köfte?
Üç kuruşa kaç köfte?

Kolay olsun istiyoruz, çok rahat ulaşabilelim istiyoruz. Birkaç satır yazı okuyalım, üç beş tweet takip edelim, her meselenin hakikatini iki dakikada çözelim istiyoruz. Televizyonda birkaç hararetli tartışma takip edelim, kanaatimiz hazır olsun istiyoruz.

Video: Üç kuruşa kaç köfte?


Üç kuruş verelim beş, hatta on beş köfte alalım istiyoruz. Kitaplar hakkında sağda solda edilen kelamları biriktirelim bu bizi tepeden tırnağa entelektüel yapsın istiyoruz. Bir yaprağı kadrajın içinde tutmayı başaralım ve bu bir şekilde sanat olsun, sanattan sayılsın, takipçiler de bayılsın istiyoruz. Gerçekten bilgi sahibi olmanın maliyetini ödemeye yetecek mecalimiz yok; yıllarca okuyup araştırıp meselelerin künhüne varmayı gözümüz kesmiyor; ne yapalım bilgili görünecek kadar bir şeyler edinelim, bu bize yetsin istiyoruz. Hazır kalıp bir ana fikir edinelim, sonra her yeni durumu aynı kalıba dökelim istiyoruz. İnsan zekasıyla alay eden kişisel gelişim drajelerini yutalım, zihniyetimizdeki her türlü vitamin eksikliği böylece giderilsin istiyoruz. Edebî ifadenin, hikmetli sözün yanına tefekkürü koyacağımıza, altına fon müziği, yanına kahve fincanı koyalım istiyoruz. Her türlü kültürel gayretimizin fotoğraf çektirmeye müsait bir tarafı olsun istiyoruz. Her manzaranın önünde bir derin insan pozu verelim istiyoruz. Sorulmuş soruların üstüne sorulmamış bir soru eklemeyi, verilmiş cevapların ötesinde verilmemiş bir cevap aramayı denemiyor, bütün şarkıları aynı nakaratla söylemekten hiç sıkılmıyoruz. Kitaplarımızı ‘mutlaka okunması gereken 100 kitap’ listelerinden, filmlerimizi ‘ölmeden önce izlenmesi gereken 100 film’ seçmelerinden, gündemimizi hashtag dökümlerinden, trend topic sıralamalarından, fikirlerimizi ‘omuz atın, bugün şu fikri savunuyoruz’ dolduruşlarından, hayallerimizi ‘in-out’ güncellemelerinden, zevklerimizi ‘ne yenir, ne giyilir, ne alınır, nerede kalınır, neye bayılınır?’ güdülemelerinden alıyor, hem herkesten bir eksiğimiz kalmasın, hem de en seçkin biz olalım istiyoruz. Ortaya bir konu başlığı koyalım, filanca yazardan birkaç alıntı, filanca kitaptan üç beş anekdot, şu filozoftan icap ettiği kadar hikmet, bu ariften bir tutam irfan alalım, internetten birkaç aforizma bulalım, havamızı bulalım istiyoruz. Her sene toplanıp aynı kişileri aynı cümlelerle analım, aynı fikirleri aynı vurgularla tekrar edelim, aynı salonlarda nöbetleşe konuşalım, nöbetleşe uyuklayalım, dön baba dönelim, dönbaba dönelim, dön baba dönelim istiyoruz. Kişiliğimizi öyle makyajlayalım ki, bizi kendimize benzeten hiçbir yanımız kalmasın istiyoruz. Çok acayip tipleriz, kendimizi adeta zincirlerle vasata bağlıyor, medyatik ezbere raptediyor, ama yine de bir şekilde herkesin dikkatini çekelim, hayranlık uyandıralım istiyoruz. Hiçbir hayran olunası zenginliği, inceliği, derinliği, başkalığı olmayan ama buna rağmen sebepsizce başkalarının hayranlığını kazanmayı bekleyen şaşkın, heveskâr ve evet fazlasıyla sıkıcı bir kalabalık olarak dört başı imara açılmış bir ‘Vasatistan’da yaşıyoruz. Mutlu muyuz? Değiliz! Bu kadar aktiviteyle, bu kadar harcamayla, bu kadar didinip durmayla, bu kadar ondan bundan bahsetmeyle, bu kadar afili pozla, bu kadar canımcicimlikle ve bu kadar cafcaf ve parıltıyla neden mutlu olamadığımızı da anlayamıyoruz.

Anlayamıyoruz, anlayamayız, anlayamayacağız. Çünkü esasta anlamayı istemiyoruz. Anlamak için gereken hiçbir şeyi göze almıyoruz. Anlamak denen şeyi çok küçümsüyor, hafife alıyoruz. Hal böyle olunca tabiidir ki mesafe alamıyor, yerimizde sayıyoruz. Üstelik bütün bu didinmelerden, bütün bu yorgunluklardan, içimizi azıcık da olsa serinletecek bir mutluluk çıkaramıyoruz.

Anlamak yaşamaktır
Anlamak yaşamaktır

Önceki yazımızda anlamanın imanî boyutuna dikkat çekmiştik.

Video: Anlamak yaşamaktır

Ragib el-Isfehanî tefsirinin mukaddimesinde Kuranıkerim’i yorumlamak için gerekli olan on ilmi sayar ve onuncusu olarak da ilm-i mevhibe’yi zikreder. Bunun, bildikleriyle amel edenlere Allah’ın özel olarak verdiği ilim olduğunu söyler. Hz. Ali’nin şu sözünü nakleder: ‘Kuranıkerim adeta; beni anlamak isteyen bildiğiyle amel etmelidir der. ‘Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar’ anlamındaki ayet bunu anlatır. Kendisine sordular: Resulüllah sana, başkasına verilmeyen bir bilgi verdi mi? Hayır, dedi, ancak Allah’ın kitabı, şu sayfamda yazılı olanlar (bazı hadisi şerifler) ve Allah’ın dilediği kuluna verdiği derin anlama kabiliyeti hariç’. Ragib devam ediyor: İşte onun bu söylediği, Allah’ın, salih amelleri yapmanız halinde düşünüp ders alabilmeniz mümkün olur dediği durumdur, Allah şöyle buyurur: ‘Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, çirkin işleri ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp ders alabilesiniz diye size öğüt verir’ (Nahl 90). Bu aynı zamanda şu anlamdaki ayette sözü edilen, kulun hidayetinin artması durumudur: ‘Allah, hidayette kalmaya çalışanların hidayetini artırır’. Yine şu anlamdaki ayette anlatılan durumdur: ‘Onlar sözün güzeline uydukları için o övülen sırat-ı müstakimi buldular’ (Ragib, Mukaddime). Yani anlama Kuranıkerim’e uymakla tamamlanır.

Cündüb adlı sahabi (ra) der ki, ‘Biz Resulüllah’ın yanında yeni yetme gençler iken önce imanı, sonra Kuran’ı öğreniyorduk. Kuran’ı öğrenince de imanımız artıyordu. Bakıyorum siz bugün imandan önce Kuran’ı öğrenmeye kalkışıyorsunuz’ (İbn Mace). Abdullah bin Ömer’den nakledilen şu söz de bu anlamdadır: ‘Bizim yaşadığımız günlerde bize Kuran’dan önce iman öğretilirdi. Resulüllah’a bir sure indiğinde her birimiz önce onun helalini, haramını, nerede durulması gerektiğini uygulayarak öğrenirdik. Bakıyorum şimdi birisi Kuranıkerim’i baştan sona okuyor ama helalini ve haramını uygulamakla hiç ilgilenmiyor, onu hurma silkeler gibi silkeliyor’ (Beyhaki). Yani işine geleni alıyor, gelmeyeni bırakıyor.

Bu konuda şu hadisi şerif de ilginçtir:

‘Kur’an’ı kalpleriniz ittifak ettiği sürece okuyun, ihtilaf ederlerse bırakın’ (Buhari). Bu iki türlü anlaşılabilir: Birincisi, Kuran’ı kendi halinizde okurken onun söyledikleri konusunda kalbinize şüphe ve vesvese gelmiyorsa devam edin, geliyorsa bırakın, sonra okuyun. İkincisi, başkaları ile Kuranıkerim’i müzakere ettiğinizde, anlamda ittifak ettiğiniz sürece devam edin, işi tartışmaya ve çekişmeye vardırıyorsanız bırakın.

Kuranıkerim’i doğru anlamanın namaz ve zikirle alakasına başka bir yazıda değinmiştik. Bu sanıldığından da önemli bir husustur. Onlara şu anlamdaki ayeti kerimeyi de ilave edelim:

‘Arkalarından öyle bir nesil geldi ki, namazı zayi ettiler ve hazlarına/şehvetlerine uydular. İşte onlar gayyayı boylayacaklar’ (Meryem 59). Demek ki namaza hakkını vermeyerek onu zayi edenler hazlarına uyma durumundadırlar. Namaz en önemli zikirdir ve ‘şeytan kime musallat olursa ona Allah’ın zikrini unutturur, artık o insan şeytanın hizbinden olur’ (Mücadele 19).

Ahmed b. Hanbel der ki: ‘Kişinin İslam’dan nasibi namazdan nasibi kadardır. Kişi namaza ne kadar istekli ise İslam’a da o kadar isteklidir O halde ey Allah’ın kulu: Kendini tanı ve İslam’sız olarak Allah’a kavuşmaktan sakın. Çünkü senin İslam’ın kalbinde namaza verdiğin yer kadardır’.

Ve Şah Veliyyullah’ın söylediği: ‘Eğer nefsin, akla boyun eğmesini Ve onun hükmü altına girmesini sağlamak amacıyla egzersiz yapılacaksa, Bu iş için namaz kadar faydalı bir başka şey yoktur’ (Huccetullah).

Kısaca Kuranıkerim bir iman ve amel kitabıdır. Kul onun hazinelerinin kapılarını bu maksatla açmak istediği ve bunun gereklerini tedarik ettiği sürece o kendisini ona açar ve anlatır. Ona entelektüel bir merakla yaklaşıldığında sıradan bir sözmüş gibi görülür. Böyle olmasaydı Kuranıkerim üzerinde bizden çok daha fazla çalışan oryantalistler onu bizden daha iyi anlarlardı.

Yine aynı vecizeyi tekrarlayalım; anlamak yaşamaktır.

Anlamanın iman boyutu ya da metafiziği
Anlamanın iman boyutu ya da metafiziği

Sözden anlaşılana etki eden birden çok husus vardır; kim söyledi, ne söyledi, niçin söyledi, kime söyledi? Ve bunlara ilave olarak siz hangi bilgi seviyesi ile hangi peşin kabullerle, hangi haleti ruhiye ile hangi niyetle anlamaya çalışıyorsunuz? Bunları hesaba kattığımızda Kuranıkerim’den anladıklarımız da çok farklı olacaktır.

Video: Anlamanın iman boyutu ya da metafiziği


Bu sebeple olsa gerek, Kuranıkerim’in ilk gelen ayetinde böyle bir gerçeğe dikkat çekilir. ‘Yaratan rabbinin adıyla oku’. Yani ister Kuranıkerim’i ister kâinatı, yani münzel ya da kevnî ayetleri her şeyi yaratan Allah bilinci ile ve O’nun adına okuduğunuzda, yaratıcıyı ve O’nun büyüklüğünü hesaba kattığınızda onlardan anladıklarınız farklı olacaktır. Artık Kuranıkerim’de tutarsızlık göremeyeceksiniz. Nasıl bir kitaba ve nasıl bir Allah’a iman ediyorsunuz? Sizin anlamanızı bu sorunun cevabı belirleyecektir.

Burada akla şöyle şeytani bir itiraz gelebilir. Demek ki, siz sıradan birisini bile büyük saydığınızda onun söylediklerini, aslında öyle olmadığı halde çok anlamlı bulabilirsiniz. Evet, bu bir ölçüde böyledir, ancak o sizin büyük bildiğiniz, gerçekten büyük müdür, yoksa onu siz mi büyük hayal ediyorsunuz? Eğer ikincisi ise aynı yanlış tasavvur, anlamanızda da var olacaktır. O halde büyük olarak inandığınızın gerçekten büyük olup olmadığını da bilmeniz gerekir. Bunu Allah için ve O’nun kitabı için düşündüğümüzde diyebiliriz ki, öncelikle O’nun büyüklüğü konusundaki imanımızın gerçeklik/tahkik derecesine ulaşmış olması gerekir ki, onu olduğu gibi anlayabilelim. İşte bu durum imanın, anlamadan önce geldiğini gösterir. Bu sebeple, okuduğun her şeyi yaratan rabbinin adıyla, Onun adına, O’nun konumunu anarak okuyacaksın. Doğru bir başlangıç için bu da yetmiyor ki, arkasından, ‘O ki, insanı bir pıhtıdan/meniden yarattı’ buyuruyor. Yani sadece Allah’ın büyüklüğünü bilmen yetmez, kendini de büyük görmeyeceksin, seni de O’nun yarattığını, hatta tiksineceğin bir sümüksüden yarattığını bilip ilahlığa kalkışmayacaksın ki doğru anlayabilesin. Buna ayetin işaret ettiği bilimden haberdar olmayı da ekleyebiliriz.

İnsanda enaniyet, kibir ve büyüklük duygusu vardır. İnsan duygularıyla hareket ederse kendini her şeye kadir sanabilir. Onu böyle olmaya sevk eden iki düşmanı vardır, nefis ve şeytan. Muhtemelen bu sebeple Kuranıkerim okumak istediğimizde Allah şeytandan kendisine sığınmamızı emreder: ‘Kuran okuduğunda melun şeytandan Allah’a sığın. Çünkü şeytan güçlü bir iman ile Allah’a dayananlara musallat olamaz’ (Nahl 98, 99).

İşte bu sebeple Kuranıkerim’i doğru anlamak isteyenler, ‘aman Allah’ım, seni tenzih ederiz, biz senin bildirdiklerinden başka bir şey bilemeyiz ki’, ‘aman Allah’ım, Kuran’ın hepsi sendendir, biz hepsine böyle iman ediyoruz, sen bize iman verdikten sonra kalplerimizi yamultma, bize lütfunla merhamet eyle’ demek durumundadırlar. Aksi halde insan, onu bir iman ve amel kitabı değil de bir mücadele, mira ve tartışma kitabı haline getirebilir. ‘Kendilerine kesin bir delil gelmediği halde Allah’ın ayetlerini tartışanlar kalplerinde asla tatmin edemeyecekleri bir kibir olanlardır. Sen Allaha sığın, çünkü O Semî’dir/her şeyi duyar, Basîr’dir/her şeyi görür’ (Gâfir 56). İmam Matüridî der ki, buradaki ‘sen Allaha sığın’ ifadesini genellikle ‘şeytandan Allah’a sığın’ diye anlamışlar, ama bana göre burada kendisinden Allah’a sığınmamız istenen şey, şeytandan ziyade böyle kibirli firavunların hileleridir.

Mushaf’ta ‘İkra’ suresinden sonraki sure ‘Kadir’ suresidir ve orada Kuranıkerim’in Kadir Gecesinde indirildiği vurgulanır, bir bakıma onun geceyle ilişkisine dikkat çekilir. Çünkü Kuranıkerim’in doğru anlaşılması için geceler önemlidir. Yine ilk gelen ayetlerde şöyle söylenir:

‘Ey örtüsüne bürünen, geceleyin kalk. Birazı hariç, yarısı olabilir ya da onu da biraz azalt. Yahut biraz daha ekle ve Kurân’ı düşüne düşüne oku. Çünkü biz sana ağır bir söz yükleyeceğiz. Gece başlayan iş çok daha etkili, söz de daha düzgün olur’ (Müzzemmil 1-6). Demek ki, Kuranıkerim’in anlaşılmasının farz ibadetlerden öte, gece kalkmalarıyla da alakası vardır. Çünkü o çok ağır bir sözdür.

‘Bizim ayetlerimize ancak, onlar kendilerine hatırlatıldığında yüz üstü secdeye kapananlar, rablerini hamd ile tespih edenler, büyüklük taslamayanlar, yatak rahatlarından vazgeçebilenler, rablerine ümit ve korku ile yakaranlar ve verdiğimiz rızıktan infak edenler gerçekten iman etmiş olurlar’ (Secde 15-16). Rahman’ın özel kulları ‘geceyi kıyam ve secde ile geçirirler’ (Furkan 64).

Pazar günü son

Anlamak yaşamaktır
Anlamak yaşamaktır
Önceki yazımızda anlamanın imanî boyutuna dikkat çekmiştik.

Ragib el-Isfehanî tefsirinin mukaddimesinde Kuranıkerim'i yorumlamak için gerekli olan on ilmi sayar ve onuncusu olarak da ilm-i mevhibe'yi zikreder. Bunun, bildikleriyle amel edenlere Allah'ın özel olarak verdiği ilim olduğunu söyler. Hz. Ali'nin şu sözünü nakleder: 'Kuranıkerim adeta; beni anlamak isteyen bildiğiyle amel etmelidir der. 'Sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar' anlamındaki ayet bunu anlatır. Kendisine sordular: Resulüllah sana, başkasına verilmeyen bir bilgi verdi mi? Hayır, dedi, ancak Allah'ın kitabı, şu sayfamda yazılı olanlar (bazı hadisi şerifler) ve Allah'ın dilediği kuluna verdiği derin anlama kabiliyeti hariç'. Ragib devam ediyor: İşte onun bu söylediği, Allah'ın, salih amelleri yapmanız halinde düşünüp ders alabilmeniz mümkün olur dediği durumdur, Allah şöyle buyurur: 'Allah adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Hayâsızlığı, çirkin işleri ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp ders alabilesiniz diye size öğüt verir' (Nahl 90). Bu aynı zamanda şu anlamdaki ayette sözü edilen, kulun hidayetinin artması durumudur: 'Allah, hidayette kalmaya çalışanların hidayetini artırır'. Yine şu anlamdaki ayette anlatılan durumdur: 'Onlar sözün güzeline uydukları için o övülen sırat-ı müstakimi buldular' (Ragib, Mukaddime). Yani anlama Kuranıkerim'e uymakla tamamlanır.

Yeni Şafak
Kuranıkerim’i anlamayı mesele edinmek
Kuranıkerim’i anlamayı mesele edinmek

Bu konuda daha önce de yazdım ama bir süre önce İstanbul’da Özgür-Der adına, geçen hafta da Sakarya’da İlim ve Hikmet Vakfı adına konuşmalar yapınca düşündüklerimi yeni tespitlerle tekrar yazayım dedim. Kuranıkerim’i anlama problemi var mı? Varsa bu nereden kaynaklanıyor? Ne yapmalıyız ki, böyle bir problemi halletmiş olalım?

Video: Kuranıkerim’i anlamayı mesele edinmek


Önce işin püf noktasından başlayalım: Varsa bu problemi ve hal çaresini öncelikle yine Kuranıkerim’den öğrenmeliyiz. Buna itirazı olabilecek bir mümin düşünülemez. İşte Kuranıkerim’i bu düşünce ile okuduğumuzda üç beş değil, onlarca ayetin bu meseleye ışık tuttuğunu görürüz. Önce Allah (cc) anlaşılması için onu Arapça olarak indirdiğini defalarca söylüyor. Bunun anlamı şudur: Kuranıkerim’i bu dille bize gönderen, tabirin sakıncalı tarafları olsa da, bu dille inşa eden Allah’ın bizzat kendisidir. Onu anlamak istiyorsanız onun Allah’ın tercihi olan dilini çok iyi bilmek zorundasınız. Ta ki, ona bu dilin ihtimal vermediği anlamlar yüklemeyesiniz. Meallerden elbette yararlanmalıyız, ancak o bir anlatmak için anlama olmaz.

Şimdi bu mesele neden problem edildi? Aklımıza gelenleri söyleyelim:

Müslümanlar, ya da İslam dünyası bin yıllık muhteşem bir medeniyetten sonra gerilemeye başlayınca taşlar yerinden oynadı. Henüz Batı’nın hâkimiyeti gerçekleşmeden bile Müslümanların kendi aralarında Kuranıkerim, Sünnet ve fıkıh tartışılmaya başlandı. Çünkü bu konularda gerçekten sıratı müstakimden uzak ifrat ve tefrit anlayışlar ortaya çıkmıştı.

Ardından Batı felsefesi ve onun sonucu olan bilim ve teknolojinin meydan okumasıyla karşılaşıldı. Bu bir güçtü ve Müslümanların bu güce mukabil güçleri yoktu. Mesele anlaşıldığında iş işten çoktan geçmişti. Asıl travmayı oluşturan durum da bu oldu. Çünkü bu dünyada ayakta kalabilmenin kanunu güçlü olmaktır. Allah bu konuda müminlerin dikkatini çekmiş ve ‘onlara karşı elinizden gelen her gücü hazırlayın’ diye buyurmuştu. En büyük güç bilgidir.

Türkiye özelinde düşünürsek, biz kalan gücümüzü de devrimlerle kaybettik. Âlimlerimiz, bin yıllık varlığımızı oluşturan kitaplarımız, yazımız, kültürümüz imha edildi. İslam budur diye örnek alabileceğimiz âlimlerimiz ve topluluklarımız kalmadı. Müslümanca düşünme şartlarımız yok oldu. Düşünenlerimiz de Batı etkisinde ve onları taklit ile düşünmeye başladı. Kuranıkerim’in mahiyetini ve nasıl anlaşılabileceğini dahi onlardan öğrenmeye kalkıştık. Dikkat edilirse Kuranıkerim konusundaki aykırı fikirler bize hep Batılı müsteşriklerden, ya da Batıda yetişen Müslümanlardan geldi. Kuranıkerim’i anlamayı entelektüel bir fantezi gibi gördük, onu anlaşılmak zorunda olan bir nesne konumuna indirdik, kendimizi ona hâkim bir konumda hayal ettik. Çünkü Batı düşüncesinde en büyük insandı. O halde Kuranıkerim de insana anlaşılmak zorunda idi.

Oysa anlama bizatihi gaye değildir, yaşamanın aracıdır. Bilme asıl maksat haline getirilirse meyvesini veremez. İnsanın sadece kibrini ve zorbalığını artırır. Razi diyor ki, insandaki en büyük tutku her şeye sahip olma tutkusudur. Ama bunun fiilen imkânı yoktur. Çünkü herkes her şeye sahip olmak ister. O zaman insan bu tutkuyu bilgi ile tatmin yoluna gider, çünkü bildiği her şeye sahip olduğunu vehmeder. Böyle olunca bilgi insana ilahlık duygusu aşılar. ‘Kendilerine gelen kesin bir delilleri bulunmadığı halde Allah’ın ayetleri konusunda tartışanların gönüllerinde asla tatmin edemeyecekleri bir kendini beğenmişlik vardır. Sen Allah’a sığın, çünkü O her şeyi duyar, her şeyi görür’. İmam Matüridî diyor ki, burada ‘sen Allah’a sığın’ denirken bunu, deccaldan, şeytandan Allah’a sığın diye anlamışlar. Oysa bize göre kendilerinden Allah’a sığınılması istenenler bu kibirli firavunlardır.

Bir zamanlar örneklendirerek, ‘anlamak yaşamaktır’ demiştik. Bunu tekrar hatırlatmış olalım. Tilavet kelimesinde de buna bir işaret vardır. Malum, okumak anlamında Kuranıkerim’de ‘kıraat’ ve ‘tilavet’ kelimeleri geçer. Kıraat her türlü okumaktır, tilavet ise izleme, hemen peşinden gelme, takılma anlamındaki ‘tilv’ kökündendir ve söylediğini uygulama anlamındaki bir okumayı anlatır. Bu sebeple Kuranıkerim’i böyle okuyanları Allah, ‘onu hakkıyla tilavet edenler’ diye vasıflar. Yani onun hakkını vererek okumak ancak onun dediklerini yaşamakla olur.

Kuranıkerim’i anlamanın ipuçları aslında muhkem ve müteşabihten söz eden Âl-i İmran yedinci ayetinde saklıdır ve ‘muhkem’ bir bakıma da tahkim edilmiş, uygulanır kılınmış ayetler demektir. Müteşabihler ancak onlara vurularak anlaşılabilir. Yaşama olmadan sırf bir anlama merakı ile müteşabihlere tutunmak fitne aramanın sebebi olarak gösterilir. Bu uzun bir konudur ve bize göre Kuranıkerim’in anlaşılması bir mesele ise bu meselinin halli için muhkem ve müteşabihi anlamakla işe başlanılmalıdır. Tefsirler içerisinde bu ayeti kerimeyi Elmalılı gibi anlatabilen bir başkasını görmedim.

Bitmedi.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.