35. Kuruluş yıldönümünde DİSK Başkanı Çelebi'den çarpıcı açıklamalar: 12 Eylül'de hedeftik

Huriye Ülger
00:0017/02/2001, Cumartesi
G: 7/01/2014, Salı
Yeni Şafak
35. Kuruluş yıldönümünde DİSK Başkanı Çelebi'den ç
35. Kuruluş yıldönümünde DİSK Başkanı Çelebi'den ç

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 35. kuruluş yıldönümünü kutlarken, Konfederasyon Genel Başkanı Süleyman Çelebi dünden bugüne DİSK'i ve çalışma hayatının sorunlarını Yeni Şafak'a anlattı.

Süleyman Çelebi, DİSK'in 12 Eylül darbesiyle birlikte 12 yıl kapatıldığını söyledi. Çelebi, "12 Eylül sürecinde bizimle birlikte birçok örgüt ve siyasi parti kapatıldı. Ama hedef olan örgütlerin başında biz geliyorduk. DİSK için 1477 sanıklı bir dava açıldı. Tutuklu olanlar ortalama 4 yıl yattı. Ben de dahil olmak üzere birçoğumuz idam ile yargılandık" diyerek, 12 Eylül döneminin zor günlerini hafızalarda yeniden tazeledi. Önümüzdeki hafta toplanacak olan Sivil İnisiyatif toplantısına katılmayacaklarını da açıklayan Çelebi, sermaye grubuna ilşkin ilginç açıklamalarda bulundu. Sivil İnisiyatif'ten tamamen çekildiklerini hatırlatan Çelebi, toplantıya katılmamalarının sebebini şu cümlelerle açıklıyor: "Çünkü sermaye grubu bunalımların aşılması sürecinde bizi alet ediyor."

DİSK nasıl kuruldu? Bugüne nasıl gelindi? Buradan başlayalım isterseniz.

DİSK 1967'de kurulduğunda 5 sendika ile faaliyete başladı. Kuruluşunda 30 bin üyeli konfederasyon, 13 yıllık bir dönemde 600 bin üyelik bir konfederasyon konumuna geldi. Sadece işçilerin ücretlerinde değil aynı zamanda Türkiye'deki demokrasi mücadelesinde de önemli bir yeri olan bir örgüt haline dönüştü. Türkiye'deki baskıcı olabilecek bütün yasal girişimlere karşı direnen, kamuoyu oluşturan ve Türkiye kamuoyunu yanına alan bir örgüt oldu. Yalnız sendikaların özgürlükleri, demokrasi sorunu değil, aynı zamanda çiftçinin sorununu da toplumla buluşturan, onlar için de mitingler yapan bir örgüt haline geldi.

12 Eylül DİSK için nasıl geçti?

12 Eylül sürecinde bizimle birlikte birçok örgüt ve siyasi parti kapatıldı. Ama en hedef olan örgütlerin başında da biz geliyorduk. DİSK davası 1477 sanıklı bir dava. Tutuklu olanlar ortalama 4 yıl yattı. Ben dahil olmak üzere bir çoğumuz idam ile yargılandık. Anayasal devlet düzenini zorla yıkarak yerine Marksist, Leninist bir düzen kurmayı amaçlayan örgüt yöneticileri olarak yargılandık. Tabii ki içimizde bu düşüncede olan arkadaşlarımız olabilir. Ama bu tarifte bir örgüt yapısı içinde olmadığımızı o gün de söyledik, bugün de söylüyoruz.

Bu durumda 12 Eylül'de kapatılmayı nasıl açıklamak gerekiyor?

DGM'ye karşı, faşizme karşı mücadele veren 1 Mayıs'ları etkili kutlayan ama bunun yanında demokrasi mücadelesinin her aşamasında kafa tutan bir örgütüz. Meydan okuyan değil daha açık tabirle müdahale eden ve bu müdahalesinde halk ile bütünleşen halk ile buluşan bir örgüt. 12 Eylül döneminin en hedef noktalarından biri de DİSK'tir. İşte bu nedenle kapatılmıştır. Onun için yöneticileri hapislerde yatırılmıştır. Uzun süren yargılama süreci sonrası 12 Eylül Anayasası ve o Anayasa'da yer alan sendikal yasalar başta olmak üzere sermaye grubunun hangi istekleri varsa, sendikal kanunda hangi değişiklikleri öngörmüşlerse o doğrultuda yasal değişiklikler yapılmıştır.

Evren bizimle uğraştı

DİSK 12 yıl tek taraflı suçlandı. Kenan Evren televizyona çıkıp her gün bizimle uğraştı. Yargılandık. Yargılanmamız yargının bağımsızlığı açısından da bir yargılanma olmadı. Biz ifade verirken birçok suçlama ile karşı karşıya kaldık. Bu arada da DGM'ler yürürlüğe girdi. Çok savunduğumuz 61 Anayasası değişti. O günlerde beğenmesek bile 274 ve 275 sayılı sendika yasaları daha olumsuz bir yapıya kavuşturuldu. Tüm hak ve özgürlükler, yasal düzenlemelerle tamamen sınır altına alındı. Bu sınır altına alınma sürecinde işte DİSK olmamalıydı. Çünkü DİSK etkiliyordu. 24 Ocak kararları ile başlayan sürecin yürürlüğe girmesinin yolu, onların tabiriyle söylüyorum, dönemin bakanları, "DİSK'in canına ot tıkamak gerekir" diyorlardı. Bu ot tıkanamadı.

DİSK, yeniden kurulduktan sonra eski konumuna gelebildi mi?

12 yıl sonra yeniden Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile sendikal hayata dönülüyor. Eski mal varlıklarımızdan yeni dönemde neleri aldık. Mevcut mal varlıklarını kayyum idare ediyordu. Şu andaki Anayasa Mahkemesi binası bile DİSK'in binasıdır. Ona el konuldu. Böyle bir yeni süreçte tahrip edilen bina ve araç gereçleri teslim aldık. Bir miktar para da aldık. Ama bu para yeni üye kayıtlarında noterlere gitti. Türkiye'de noterleri zengin etme adına bu zorunluluk konuldu. Dünyada hiçbir ülkede, sendikal yapıda bir yere üyelik noterle olmaz. Sendikaya üye olmak için 5-6 milyon lira veriliyor. Başka sendikaya geçilecekse 15 milyon lira. 12 Eylül sonrası da zor engelleri aştık. 1992'den bu yana 70 bini aşkın işçi sendikamıza üye olduğu için işten atıldı. Asgari ücrette olan işçilerin dahi sendikalı olması engelleniyor. Problem toplumun örgütsüz olması. Türkiye'nin nereye geldiğini hep beraber görüyoruz.

DİSK bu anlattığınız zorluklarla mücadelede kendisini başarılı sayıyor mu?

Baraj, noter masrafları gibi engeller düşünüldüğünde geldiğimiz nokta bir başarı. Yeterlidir demiyorum. Ama onu da kendi iç yapımızda değerlendiriyoruz. Sendikal faaliyetlerle ilgili baraj meselesine gelince 2000 yılının 7. ayında DİSK'te bazı sendikalar barajın altında kaldı. Ocak ayında ise yeniden barajı aştılar. Bizim üyelerimizde bir düşüş yoktu. Bilgisayar tuşlarına basarak ve siyasi bir irade kullanılarak bir üye düşümüne uğradık. Üç sendikamız bunu mahkeme kararı ile çözdü. Bakanlığın uygulamasının yanlış olduğu tespit edildi.

İş kolu barajını aşmanızın Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan'la diyalog sonucu olduğu iddiaları var?

Böyle bir şey yok. Bize menfaat sağlanmış ya da bir menfaatten yararlanmışız gibi sunuluyor. Bir miligram bakanlığın bu işe katkısı yoktur. Bilakis kösteği vardır. Yargı burada karar verdi ve haklı olduğumuz ortaya çıktı.

Çalışma Bakanlığı 2821 ve 2822 sayılı sendika yasalarında düzenleme için çalışma başlatmıştı. Bu çalışmadan bir sonuç çıkmadı...

Bakanlık bu yasalarda değişiklik ile baraj sistemini kaldırmak istiyordu. Bu doğru bir yaklaşım. Baraj sisteminin kalkmadığı yapıda sendikalar gelişemez. Avrupa'da hiçbir ülkede baraj uygulaması yok. Bu Türkiye'nin ayıbı. Çalışma Bakanı her ILO toplantısına gittiğinde barajın kaldırılacağı sözünü veriyor. Sözünde durmalı.

Çalışma Bakanı Okuyan, sendikaların önündeki barajın kaldırılmama sebebini konfederasyonların uzlaşmamasına bağlıyor...

Ülkeyi yönetenler doğru yapmak zorunda. DİSK bunu istiyor diye yanlış yapılamaz. Siyasi irade bunun için gerekiyor. Türk-İş 'barajlar kalkmasın' diyor. Siyasi iradenin barajların kalkıp kalkmaması konusunda Türk-İş'in mutabakatını arama gibi bir zorunluluğu yok. ILO normlarında baraj zorunluluğu yok. Türk-İş'in varlığı baraj üzerinde oluşuyor. Bu baraj üzerinde, tekel üzerinde sendikacılık yapıyorsa doğru değil. Mutabakat aramada zaman zaman sıkıntılar oluyor. Çağdaş yasal düzenlemeler olsun istiyoruz. Olmuyorsa 274 ve 275'e razıyız. Tek cümlelik paragraf ile mevcut sendika yasası 1982 öncesine dönüştürülür. Çok daha sağlıklı olur. Türk-İş'in değerlendirmesi korsan sendikacılığın gelişmesi korkusu. 1980 öncesi baraj yokken 2.5 milyon sendikalı işçi vardı. Bugün 800-900 bin civarında.

Kaymak yiyenler zirvede

Başbakan Ecevit'in başkanlığında işçilerin katılmadığı bir ekonomik zirve yapıldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Zirveye işin muhatabı olan sendikaların katılması istenmedi. Onlar kendi sorunları olduğunda kendileri çözmek isterler. Başarısız olunca da fatura biz emekçilere çıkarılır. Sivil İnisiyatif ile de bizi bu sürece katarak sigorta işlemini yaptırıyorlar. O zirveye katılanlardan bir kısmını biliyorum. Kayıt dışı ekonominin en çok kaymağını yiyenler.

Mutabakat var yasa çıkmıyor

Yıllardır çıkarılacağı sözüne rağmen iş güvencesi için hazırlanan tasarı Meclis'e dahi sevk edilemedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İş güvencesinin tartışıldığı gibi Türkiye'de sosyal güvenlik yasası gibi hiçbir yasa tartışılmadı. Sonra sermayenin bu konudaki dayatmaları sonucu kesinlikle onların talepleri dikkate alınarak daha önce bakanlığın yaptığı çalışmalar bir akamete uğradı. O bile bizim için yoldu. Bu iş güvencesi tam anlamı ile 158'e uygun bir düzenleme getirmiyor. Fakat bir nebze olsun sendikal güvenceyi getiriyordu. Sendikal güvenceyi getiren noktada adım olsun diye tamamına katılmadan onay verdik. Bu haliyle bile bakanlığın bu konuda yaptığı çalışmalara rağmen hükümete takıldı ve Meclis'e sevk edilemedi. Bu tasarı kadar mutabakat olan bir tasarı Meclis'e gelmedi. Vekil maaşları hariç. Bütün partilerin oy birliği kararı var. Tansu Hanım da Recai Bey de destekliyordu. Demek ki sermayenin baskısına dayanamadılar. Şuna hayret ediyorum: Türkiye'de kayıtlı çalışan ve vergisini ödeyen sermaye grupları bu yasaya neden karşı çıkıyor? Öyle iddia edildiği gibi iş güvencesi getirmiyor. Bir nevi kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınmasına katkı sağlayacak bir yapıdır. Topluma böyle sunulan işverenlerin bağırmalarının altında kayıt dışı ekonominin destekçilerinin onlar olduğunu ifade ediyorum. Biz her zaman sendikalı oldukları için işten çıkarılanları görüyoruz. Bunun adına sendikal güvence veya iş güvencesi demesinler, Anayasal Hakları Kullanma Güvencesi desinler.

İş güvencesi tasarısının yeniden hazırlanması için Uzmanlar Kurulu oluşturuldu. Peki bu Uzmanlar Kurulu'nun çalışmalarından bir sonuç çıkar mı?

İş güvencesi için uzmanlar kurulu oluştu. Biz de bir hoca gönderdik. Üç gün içinde bitirilmesi bekleniyor. Bizim aramızda çıkar ilişkilerinden kaynaklanan ayrı görüşler oluyor. Ama onlar bilime olan saygılarından böyle bir şey yapmazlar. Hocaların uzlaşması sonrası varılan sonucun yasallaşacağından umutlu muyum? Açıklıkla söylüyorum bir siyasi irade gerekir. Bakan, Sosyal Güvenlik Yasası'nı buna bağlı olarak çıkardı.

Sivil İnisiyatif'in yönünden saptırıldığını ve sermaye gruplarının bunalımların aşılmasında bu inisiyatifi kullandığı için oluşumdan çekildiklerini belirten DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, gerçekten tüm çalışanların içinde yeraldığı geniş katılımlı bir konseyin olması halinde buna katılacaklarını ifade etti.

Sendikalarda geriye gidiş mi?

Sendikalarda bir geriye gidişten bahsediliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizden ne isteniyor anlamıyorum? "Nerede sendikalar? Nerede sivil toplum örgütleri?" şeklinde eleştiriler alıyoruz. Bu eleştiriyi bilim çevresinden insanlar da yapıyor. "Nerede bu sendikalar?" diyenlere ben de soruyorum: Bu sendikaların önündeki engelerin kaldırılması mücadelesinde insanlar nerede? Milletvekilleri "eski DİSK'i arıyoruz" diyorlar. Ama aynı milletvekilleri sendikal hareketin bir güce erişmesi konusunda bir katkı veriyorlar mı? Barajı kaldırıyorlar mı?

ESK'ya da katılmayız

Sivil İnisiyatif'in 22 Şubat'ta toplantı yapacağı açıklandı. Yapılacak bu toplantıya katılacak mısınız?

Katılmıyoruz. Biz Sivil İnisiyatif'te yokuz. Tamamen çekildik. Çünkü sermaye grubu bunalımların aşılması sürecinde bizi bazı şeylere alet ediyor. Bunu çok açık ifade ediyorum.

Reel sektör temsilcileriyle yapılan ekonomik zirveye benzer bir zirvenin çalışanların da katılımıyla yapılacağı söyleniyor. Bunun bir ESK niteliğinde olacağından bahsediliyor? Yeni bir ESK toplantısına katılır mısınız?

Sivil İnisiyatif gibi ESK'da da yer almıyoruz. Evet, son ESK toplantısına da katılmadık. Başbakan o konuda bize kızıyor. Fakat ESK'nın gündeme geldiği 1994'de DİSK'in Genel Sekreteri'ydim. O zaman Avrupadaki örnekleri gibi bir konsey olursa varız demiştik. Oysa şu andaki Konsey, tamamen hükümetin ve sermayenin ağırlığını teşkil eden bir noktada. Sivil görünümden çıkmıştır. Böyle bir konseyde yer almamız mümkün değildir. Gerçekten tüm çalışanların yer aldığı geniş katılımlı bir konsey oluşursa onun içinde yer alırız.