Kabaklı vakıf için ağlardı

Yeni Şafak
Ayşe Olgun
Ayşe Olgun
04:005/02/2017, Pazar
G: 5/02/2017, Pazar
Yeni Şafak
Belkıs İbrahimhakkıoğlu (solda) ve Ahmet Kabaklı’nın Çınaraltı'nda bir araya geldiği kare.
Belkıs İbrahimhakkıoğlu (solda) ve Ahmet Kabaklı’nın Çınaraltı'nda bir araya geldiği kare.

Ahmet Kabaklı’nın vefatına kadar yanında olan yazar Belkıs İbrahimhakkıoğlu, hocanın kurduğu dergi ve vakıfta uzun yıllar hizmet verdi."Türk Edebiyatı dergisi hocanın rüyasıydı” diyen İbrahimhakkıoğlu hocanın ideallerine yeni nesillerin sahip çıkması için dua etmek dışında bugün ellerinden bir şey gelmediğini söylüyor.

1972 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte Türk Edebiyatı dergisini çıkaran gazeteci yazar Ahmet Kabaklı 9 Şubat 2001 yılında vefat etti.Yerli ve milli kültürle beslenen derginin ve Türk Edebiyatı Vakfı'nın kapılarını herkese açan Kabaklı, aynı zamanda Türk dünyasının önemli yazarlarının ülkemizde tanınmasında rol oynadı. Kabaklı'nın eski gelini ve uzun yıllar sağ kolu olan yazar Belkıs İbrahimhakkıoğlu hocanın Türk edebiyatına katkılarını anlatırken bugün onun ahlak yapısında ideallerini devam ettirecek anlayışın yokluluğundan dolayı hüzünlü.



Türk Edebiyatı dergisi Ahmet Kabaklı için neyi ifade ediyordu?

Türk Edebiyatı dergisi hocanın rüyasıydı. Doğumundan itibaren hayatının akışı onu adeta Türk Edebiyatı dergisi ve vakfının kuruluşuna hazırlamıştı. Hoca, büyük ideallere sahipti ve medeniyetin ancak ahlakla temellendirilebileceğine inanıyordu. Bu temeli de kendi milletinin köklerinde buluyordu. Bu kültürün taşıyıcısı olarak bilgelik ve yiğitliği şahsında toplayan Alperen tipini görüyordu. Hocanın bu konuda kaleme aldığı pek çok yazısı vardır.



Dergi hangi sene çıktı?

Hoca 1970 yılında önce Edebiyat Cemiyeti'ni kurdu. Bu cemiyetin kurucuları arasında Oktay Aslanapa, Necmettin Hacıeminoğlu, Samiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, İlhan Ayverdi, Mehmet Kaplan, Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Necip Fazıl, Tarık Buğra, Ali Nihat Tarlan, Tahsin Demiray, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş, Mehmet Çınarlı, Gültekin Sağmancı, Arif Nihat Asya, Mustafa Necati Karaer, Emine Işınsu, Sevinç Çokum ve Arif Nihat Asya gibi devrin kültür hayatındaki çok önemli isimleri vardı. Sonrasında Türk Edebiyatı dergisi yayın hayatına başladı.



Bu isimlerin ortak noktası 'edebiyat sevgisi' miydi?


Evet, çoğunun edebiyattır. Ama hoca siyaset ve mesela müzik, resim gibi diğer sanat alanlarından insanları da etrafında toplayabilmişti. Bunlar genelde o dönemin idealist, aydın, milli duruşu olan insanlarıydı. Çoğunun çocukluğu savaş yıllarında geçmiş, zor şartlarda yetişmelerine rağmen hepsi iyi eğitimliydi. Yelpazeleri genişti. Sanattan, felsefeden ve tarihten anlarlardı. Cemiyet kurulmadan önce de çeşitli mahfillerde buluşurlarmış. Kabaklı hoca bu buluşmalarda sık sık dergi hayalini gündeme getirirmiş zaten.







Ahmet Kabaklı'nın hayali nasıl bir dergi çıkarmaktı?


Türk dilinin kaynaklarına aşıktı. Masalların destanların aşığıydı. Masallar çağında yetişmiş o nesilin son temsilcilerindendi diyebilirim. Harput doğumlu, babası o üç yaşındayken vefat etmiş. Annesi yetimlerini, başlarını okşayıp dizine yatırıp masallar anlatarak teselli edermiş. Harput da tam bir kültür şehri. Böyle bir ortamda büyüyen Hoca Türk hikayelerine, Türk sanatlarına çok düşkündü. Milli ve yerli sanatlara derin bir muhabbeti vardı. Bu yüzden, dergiyi çıkarırken sadece edebiyatçıları değil Türk kültürünün bütün sanatlarını ve sanatçılarını derginin çatısı altında bir araya getirmeye gayret ederdi.



Hocayla ne zaman tanıştınız?


Hocayla üniversiteyi bitirdikten sonra tanıştım. Apartman komşumuz Ayla Ağabegüm Üsküdar Kız Lisesi'nde öğretmendi. O dönemlerde sağ-sol çatışmaları okullara da sıçramıştı. Ayla abla da bu mesele ile ilgili sıkıntıları istişare etmek üzere Kabaklı hoca ile görüşecekti.Bana “birlikte gidelim" dedi. Ben de sevinerek kabul ettim. O zamanlar hoca Tercüman gazetesinde baş-yazardı. Ayla ablayla birlikte gazetenin yeni binasına gittik.



BAŞYAZARDI ODASI YOKTU


İlk tanıştığınız güne dair neler hatırlıyorsunuz?


Herkes yeni tanıştığı birini ziyarete giderken çiçek götürür, biz de, hiç unutmam, Ayla ablanın yaptığı kocaman keki götürmüştük. Gazete yeni binaya henüz daha yerleşememişti. Hoca, gazetenin başyazarı olmasına rağmen, odası yoktu. Daha oda ayarlanmadığı için masası koridorun bir ucuna geçici olarak konmuştu. Tabii, binaya yeni taşındıklarında Nazlı Ilıcak ve diğer bazı yazarlar odaları önceden seçmişlerdi.



Size vakıfta çalışmanız için o gün mü teklifte bulundu?


Hayır ama bu tanışıklık soyadımdan dolayı zihninde yer etmişti. İbrahim Hakkı Hazretleri'ne hocamızın ayrı bir ilgisi ve hürmeti vardı. Yaklaşık bir sene sonra, eleman ihtiyacı doğunca vakıfta çalışmamı istedi. Ben İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirmiştim. İş arıyordum. Kültür sanatla haşır neşir bir ailede büyüdüğüm için bu alan benim için en doğru yerdi. O yüzden, hocanın teklifini düşünmeden kabul ettim.





Hangi yıldı?


1981 yılı Kasım ayında vakıfta çalışmaya başladım diyebilirim.



Vakıfta neler yapılıyordu?


Vakfın asıl görevi dergiyi çıkarmaktı. Ayrıca geleneksel Çarşamba Sohbetleri düzenliyorduk. Anma günleri yapılıyordu. Yine vakfın bünyesinde kitaplar da yayınlanıyordu. Vakıf amatör ruhla çalışılan bir yerdi. Profesyonel anlamda net iş tanımları yoktu. Herkes, ne iş varsa bir ucundan tutardı. Vakfın ve derginin müdürlüğünü de yaptım. Çoğu kere yönetim kurulunda da bulundum. Eskiden kültür sanat işleri gönüllülük ve fedakarlık üzerinden yürürdü. O zamanlar kültür kurumları kişilerin gayretiyle ayakta kalıyordu. Yurt içi ve yurt dışından gelen yazar ve okurları ağırlardık. Vakfın geleni gideni eksik olmazdı.



Yeriniz neredeydi?


Önce Nur-u Osmaniye Caddesi'nde bulunan Yeşilay İşhanı'nın ikinci katındaydık. Yanımızdaki oda Diyanet Ansiklopedisi'nin merkeziydi. O zamanlar ansiklopedinin başında aynı zamanda bizde de yazan merhum Ergun Göze bulunuyordu. Yerimiz çok küçüktü ve daha iyi hizmet verebilmek için geniş bir mekana ihtiyacımız vardı. Önce Yenikapı Mevlevihanesi tahsis edildi ancak restorasyonun altından kalkamayacağımız için vazgeçtik. Daha sonra, vakfın şimdiki yeri olan Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi binasını verdiler. O da çok harap vaziyetteydi. Gerçek anlamda amelelik yaptık. Zamanın belediye başkanı Bedri Dalan hocanın liseden öğrencisiydi. Belediye kamyonlarını gönderdi. Abartısız 36 kamyon çöp ve moloz çıktı. Camı, penceresi kırıktı. İçerisinde yersiz yurtsuz, kimi tekinsiz insanlar barınıyordu.



KÜLTÜR DÜNYASININ MERKEZİYDİ


Derginin gelip gidenleri kimlerdi?


O zamanlar Divanyolu çok canlıydı. Kültür dünyasının merkeziydi. Vakfa gelip gidenler çok olurdu. Özellikle milliyetçi ve muhafazakar çevrenin tanınmış simaları sık sık uğrarlardı. Çoğu rahmet-i Rahman'a kavuştu. Mesela Mehmet Kaplan, Necmettin Hacıeminoğlu, Altan Deliorman, Turan Yazgan, Oktay Aslanapa, Yavuz Bülent Bakiler, Necati Sepetçioğlu, Emin Işık, Ayhan Songar, Necat Diyarbekirli, Erol Güngör, Birol Emil, İsa Yusuf Alptekin, İbrahim Kafesoğlu, Sevinç Çokum, Hüsrev Hatemi ve Ömer Faruk Akün gibi pek çok tanınmış isim vardı. Aklıma gelmeyenler daha çoktur.



Dergide yazan çizen çekirdek ekipte kimler vardı?


Sayfalarımız herkese açıktı. Adını saydığımız saymadığımız çok değerli kalemler sık sık yazıyorlardı. Ancak çekirdek ekipte başından beri Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Sevinç Çokum, Mehmet Taşdiken, Ayla Ağabegüm, İsa Kocakaplan, Mehdi Ergüzel, Ayşe Zühal Tunceroğlu, daha sonraları Ahmet Taşgetiren, Olcay Yazıcı, Sefa Kaplan, Ömer Lütfi Mete gibi isimler vardı.



KATO'DAN NEVCAT ATLIĞ'A


Türk dünyasıyla irtibatınız var mıydı?


Türk dünyasıyla bağlantılıydık elbette. Türk dünyası ve diğer ülkelerde Türkoloji adına ne çalışma yapılıyorsa imkanlarımız ölçüsünde takip ediyorduk. Sadece edebiyata değil yerli ve milli her sanat dalına sayfalarımız açıktı. Mesela, Günseli Kato vakfa gelip gidenler arasındaydı ve Japonya'ya gitmeden önce bazı minyatürleri Türk Edebiyatı'nda yayınlanmıştı. Yine Nevzat Atlığ, Necdet Yaşar, İhsan Özgen ve Fırat Kızıltuğ gibi önemli müzik adamları da vakfa katkı sağlarlardı. Sovyetler dağılmadan önce Türk Dünyası'ndaki yazar ve şairlerle bağlantıyı sonradan Müslüman olmuş Alman Türkolog Ahmet Schmiede vasıtasıyla kuruyorduk. Mesela Bahtiyar Vahapzade'den onun sayesinde haberimiz oldu. Yine Senail Özkan'ın Ann Maria Schimmel'le yakınlığı vardı, Almanya'dan bize çok değerli yazılar gönderirdi. Rahmetli İlhan bardakçı dergi sayfalarını besleyenlerdendi.



Vakıfla bir bağlantınız var mı şu an?


Vakıfla Ayla ablanın da benim de bir bağlantımız kalmadı diyebilirim. Genel kuruldayız sadece. Biz yapacağımızı hesapsız kitapsız yaptık. Bundan sonra artık Ahmet Kabaklı hocanın ahlak yapısındaki ideallerini üstlenecek yeni ve dürüst nesillerin gelmesi için dua edeceğiz. Elimizden başka bir şey gelmiyor.







Serdengeçti'ye vefa borcumuz vardı


Ahmet Kabaklı 2001'de vefat etti. Kabaklı hoca vakfı kime emanet etti?


Vakfın geleceği için hocanın zaman zaman endişesinden ağladığına da şahit olmuşuzdur. Vakfa yakın bulduğu herkesin vakfa sahip çıkmasını isterdi. Hoca vefat ettikten sonra yeğeni rahmetli Servet Kabaklı bir yönetim boşluğu oluşmadan devreye girdi. O günlerde vakıf sıkıntılı zamanlar yaşıyordu. Yine hep birlikte elele vererek, vakfın toparlanması için çaba sarfettik.



O zamanlar siz de yönetimde miydiniz?


Evet, yönetimdeydim ama daha sonra ayrıldım.



Neden ayrıldınız?


Bir anlayış farklılığı oldu diyelim. Hocanın yönetim üslubu farklıydı. Vakıf ve dergi yönetimi için toplantılar yapar ve herkesle istişare etmeyi severdi. Mesela sadece kendisinin bildiği kararlar vermezdi. Hoca, vakfı şirket anlayışıyla yönetmezdi.



MECMUALARI KİTAP OLARAK BASILDI


Osman Yüksel Serdengeçti'nin vakfa bağışladığı ev satılmış. Bu olay hocanın vefatından sonra mı oldu?



Merhum Osman Yüksel Geçti ömrünün son zamanlarında seyri giderek artan Parkinson rahatsızlığına düçar olmuştu. Akrabalarından biri hocaya hastalığından bahseden bir mektup yazmıştı ve mektupta rahmetli Serdengeçti'nin kaleminden çok edebi bir bahar tasvirinden alıntı yapmıştı. Ayla abla dergideki yazısına bu alıntıyı koymuştu. Hoca çok duygulanmıştı. Rahmetli Serdengeçti ile haberleşti, İstanbul'a çağırdı. Kendisiyle yakından ilgilendi. Hatta hiç unutmam, Boğazın havasını ve belki de hatıraları teneffüs etmek istemişti. Hoca beni de yanına aldı. Boğazın Rumeli yakasını araba ile dolaştık. Arabadaki sohbet adeta bir veda havasındaydı, hüzünle hatırlarım. Rahmetli Serdengeçti o günlerde vakfın imkânlarının darlığına yakından şahit oldu. Katkıda bulunmak için Aksaray'da bulunan bir apartmanın alt katındaki dairesini vakfa bağışladı. Daire çok küçüktü ve uzun zaman boş kaldığı için bakımsızdı, bu haliyle kiraya vermek de mümkün değildi. Zaten rahmetlinin niyeti de evin korunması değil kitaplarının yaşamasıydı. Bu arzusu da Cemal Aydın beyin özel gayretiyle gerçekleşti. Kitapları ve Serdengeçti mecmuaları yeniden basıldı. Mecmuaların tıpkı basımı yapıldı.



Serdengeçti'nin akrabası yok mu?


Evladı yoktu ama yeğenleri var. Onlar da tanınmış ve çok asil insanlardır. Evin bağışlanmasına


hiçbir itirazları olmamıştı.







Sol kesim milli değerlerden kopuktu


Farklı şehirlerde sanat buluşmaları yapılır mıydı?


Evet buluşmalar yapılırdı. Mesela benim de katıldığım Ankara'ya, Bursa'ya, Adapazarı'na, Van'a, Siirt'e, Elazığ'a ve Konya'ya Şeb-i Arus'a gidilmişti. Konya gezilerinden birinde Nejat Eczacıbaşı da vardı. Eczacıbaşı ile bir sıra Aşıklar Bayramı münasebetiyle hocanın yakınlığı olmuştu. O zaman rahmetli Eczacıbaşı, Kültür Bakanlığı'ndan destekli İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın başkanıydı. Kendisiyle programlarında neden Türk müziğine yer vermediklerini sorduğumuz bir röportaj da yapmıştık.



Kültür-Sanat ortamı o dönemlerde nasıldı?


Herkes birbirini tanırdı. Bugünkü kadar olmasa da yine çizgiler vardı. Sol kesimin sağ kesimin anlayışı farklı idi. Sol kesim bizim milli değerlerimize yabancı ve uzaktı. Kabaklı solun milli değerlerden kopuk ve mesafeli olmasına üzülür hatta zaman zaman öfkelenirdi. Ama kültür dünyasındaki insanlar birbirlerine karşı sert ve acımasız değillerdi.







Uçak pahalı olduğu için frankfurt kitap fuarına otobüsle gittik


Vakfa kaç yıl hizmet verdiniz?


Hocanın vefatına kadar aktif olarak çalıştım. 20 yıl kadar. O zamanlar gecemiz gündüzümüz vakıfla doluydu. Vakfın her işine koştururduk. Mesela vakfın iftarları olurdu. Vakfa masraf olmasın diye malzemeleri alıp gelir, yemekleri vakıfta pişirirdim. Yanlış hatırlamıyorsam 1986-87 yıllarıydı. Türk Edebiyatı yayınları adına Ayla abla ile beraber Frankfurt Kitap Fuarı'na yollandık. Uçağa binecek paramız olmadığı için otobüsle iki gün iki gece yolculuk yaparak gitmiştik.



Türk yayıncılarının yurtdışındaki kitap fuarlarına ilk katıldıkları yıllar sanırım…


Evet, ya ilk ya da ikinci olmalı. Vakfın imkanları kısıtlı olduğu için uçağa binip gitmemiz imkansız. Ayla ablayla kitapları valizlere doldurup otobüse bindik. Yolda kapıları açılmayan bir otobüs... İçeri tıkılıp kalmışız gibi hissediyorduk. Sadece uzun yol değildi ki mesele. Sınırlarda durduruyorlar. Biz iki kadın kitap dolu valizleri sürükleye sürükleye götürüp gösteriyoruz. Valizler de torba şeklinde olduğundan kitaplar düzenli durmuyor. Onları topla, sonra yerleştir... Binbir zahmetle Frankfurt'a vardık. Orada bizi gurbetçilerimizden Musa Önkol kardeşimiz karşıladı. Fuarda ve yolda evden götürdüğümüz kurabiyeleri ,keteleri yedik ki vakfa masraf olmasın.



  1. Necip Fazıl'ın şiirleri de sizde yayınlanıyordu değil mi?
  2. Necip Fazıl ölümünden önceki son şiirlerini Kabaklı hocanın teklifiyle Türk Edebiyatı'nda yayınlamaya başladı. Necip Fazıl, dergide telifle yazan ilk şairdir. O günlere maddi olarak da sıkıntılı zamanlarıydı. Hem de Kabaklı hoca, onun şiirlerine yakışan yerin kendi dergisi olduğunu düşünüyordu. Yine Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlediği görkemli bir gecede Necip Fazıl'a Sultanü'ş Şuara ünvanı takdim etmişti.

Babam 'bu kız beni de vakfedecek' dermiş

Babanız eşe dosta 'Korkarım bir sabah bu kız beni de vakfetmiş olacak' diye dert yanarmış.

O zamanlar dergi, Türkiye Gazetesi'nin matbaasında basılıyordu. Biz ödemeyi peşin yapıyorduk. Oysa, piyasada bu işler en az üç ay vade ile yürütülür, üstelik çekler de dönerdi. Ödememiz üç gün gecikti diye bizi adamlar sıkboğaz etti. Bunalınca, babamdan habersiz onun üç aylığını alıp Türkiye Gazetesi'ne gönderdim. Evimizin nafakasını oraya yatırmış oldum. Bu olay üzerine babam o sözü söylemeye başladı.





İ.Hakkı Konyalı'nın kemikleri sızlıyordur

İ. Hakkı Konyalı evini vakfa bağışlamış ama satılmış birkaç yıl önce?

İbrahim Hakkı Konyalı'nın gerçek adı Hakkı Konyalı'dır ama büyük dedeme saygı ve sevgisinden dolayı İbrahim adını almış. Üsküdar'da komşuyduk. Ailece görüşürdük. Babamın da dostuydu. Daha sonra Kabaklı hoca ile de tanıştı. Bizlere olan güveni ve Kabaklı hocaya sevgisinden dolayı evini vakfetti.



Niye satıldı?

Konyalı'nın ilk eşinden çocukları vardı. Onlar itiraz edince ev mahkemelik oldu. İbrahim Hakkı Konyalı kendi adı eviyle yaşasın istiyordu. Evinin bir kültür yuvası gibi kullanılmasını arzu ediyordu. Ama ev yıllarca çeşitli bahanelerle boş kaldı. Ayla abla ile birlikte evi kurtarmak için çırpındık. Hatta Üsküdar Belediyesi'nden de yardım istedik. İlgilenen olmadı. Sonra da satıldı. Ev satıldıktan sonraki süreç maalesef Konyalı'nın kemiklerini sızlatmıştır.


















#Ahmet Kabaklı
#Türk Edebiyatı dergisi