
Toprağa ve insanın en saf haline olan tutkusundan dolayı büyükşehirler yerine Anadolu’da geçen romanlar kaleme alan yazar Şule Köklü, son romanı Mavi Koza’da Sivas Divriği’nin sokakları ve Ulu Camii’yi de adeta birer karaktere dönüşüyor. Okur adım adım Divriği’yi dolaşırken şehrin gecesi, gündüzü, güneşi ve ayazıyla da aşinalık kuruyor.
Şehirlerin değil köylerin, Anadolu’nun romanını yazmaya talip olan bir yazar Şule Köklü. Toprağa ve insanın en saf haline olan tutkusundan dolayı ‘şehir’le arası pek iyi değil. Kalemi aşina olduğu sokakları, şehirleri, taş konakları, Anadolu’nun, ille de Sivas’ın gizli, saklı hikâyelerini maharetle taşıyor sayfalara. Şiirler, türküler, deyişler, masallar, efsaneler sızıyor kurgu dünyasından içeri. O yüzden ona sadece roman yazarı demek haksızlık olur. Bir yanıyla kültür işçisi çünkü; mimariden, söz sanatlarına, gündelik hayattan, halk söylencelerine kayıt altına alıyor şahitlik ettiklerini. “Anadolu’da hangi köye giderseniz gidin eteğinizi toplayın şöyle bir iki sokak dolaşın; efsane hikâye ve masallarla eteğiniz dolu dönersiniz” diyen Köklü, her eserinde sürprizler yaparak kendi kurguladığı efsaneleri armağan ediyor zihin dünyamıza.
Son romanı Mavi Koza’da genç bir kızın gizli saklı sevdasını anlatırken Sivas Divriği’nin sokakları ve Ulu Camii de adeta birer karaktere dönüşüyor. Okur adım adım Divriği’yi dolaşırken şehrin gecesi, gündüzü, güneşi ve ayazıyla da aşinalık kuruyor. Diğnik ana efsanesiyle yol kenarlarını mekan tutan beyaz çiçeklere bir geçmiş armağan ediyor.

Tüketim toplumunda giderek ucuzlayan ve metalaştırılan ‘aşk’ın asırlardan bu yana bizim anlam ve gönül dünyamızda yer etmiş derinliğini hatırlatan romanın kahramanı taş oymacılığı yapan bir genç kız. Bu zanaatı da özellikle seçmiş belli ki. Öyle ya kadın dediğin hayatı da bir taşı şekillendirir gibi bütün zorluğuna rağmen nakış gibi işleyen değil mi?
Ustası Kadir abiden sadece taş oymacılığını değil aşkla yanıp kül olmayı, bu hâl üzere pişip insan-ı kâmil olmayı da öğreniyor. Elbette hiç kolay değil bu yolculuk. Ayrılık da sevdaya dahil cümlesi bir film şeridi gibi geçiyor romanı okurken gözlerinizin önünden. Batılı romanların trajik sonlarla biten aşk hikâyelerine inat aşkın öldüren değil olduran hâline işaret eden Köklü, Leyla’dan geçip Mevla’yı bulma faslına bir güzel halka daha ekliyor.
Kendinden bile sır gibi sakladığı aşkını yalnızca mektuplar ve günlüklerle paylaşan, taşlara kazıyan kahramanın bir adı yok. Yazar Köklü, okurlarının daha kolay özdeşlik kurması için romanlarının ana karakterine hiçbir zaman isim vermiyor. Aşk yolcusu olan genç kız da ilkin uzaktan sevdiği gencin adını bilmediğinden üzerinde mavi gömlek var diye Mavili adını yakıştırıyor. Sonradan Yusuf olduğunu öğrendiği gençle zaman içinde arkadaş olup ona sevgisini sezdiren genç kız, delikanlıdan bir karşılık alamıyor. Yusuf’un ailesi, oğullarına ancak kendisi gibi okumuş birinin denk olduğunu düşünüyor. Oysa aşık genç kızın okumakla arası değme okullulardan bin kat iyi. Kitaplardan söz açıldığında birikimi hayret uyandırıyor. Ne ki üniversiteye gitmemiş. Bu da bilinçli bir tercih. Bilgisini, kültürünü, irfani bakışını bir etiketle teyit etme ihtiyacı duymamış kahramanımız. Mevsimleri, rüzgârı, doğan günü, hayatın her ânını muhabbet diliyle okumayı öğrenmiş. Onu zenginleştiren, büyüten de zaten o muhabbet dili oluyor. Mavi Koza günün gençlerine de bir güzel sevmeyi öğretiyor.






