Müslümanlık, ‘hurafeler denizi’nde yüzerken...

00:0025/08/2006, Cuma
G: 27/08/2019, Salı
Ali Murat Güven

2000'lerin başlarında, "komplo teorileri" ve "dînî içerikli hurafeler" bölgesine doğru adım atarken işimin zor olacağını ben de biliyordum elbette. Mayınlı bir tarladan farksız olan bu arazide gezinmenin "iltifat"tan çok "hakaret" şeklinde karşılığı olacağı daha en başından belliydi. Çünkü, insanlara hoşlarına gidecek bir masal anlatır ve onları mışıl mışıl uyutursanız sizi çok severler; dahası, kısa sürede geniş halk yığınlarının en gözde kahramanlarından biri oluverirsiniz. Ancak, onları tam uykuya

2000'lerin başlarında, "komplo teorileri" ve "dînî içerikli hurafeler" bölgesine doğru adım atarken işimin zor olacağını ben de biliyordum elbette. Mayınlı bir tarladan farksız olan bu arazide gezinmenin "iltifat"tan çok "hakaret" şeklinde karşılığı olacağı daha en başından belliydi. Çünkü, insanlara hoşlarına gidecek bir masal anlatır ve onları mışıl mışıl uyutursanız sizi çok severler; dahası, kısa sürede geniş halk yığınlarının en gözde kahramanlarından biri oluverirsiniz. Ancak, onları tam uykuya dalmak üzereyken zırt pırt dürtüp sürekli teyakkuzda kalmaya zorlarsanız, bu durumda uyku sersemine dönüşüp ellerine geçirdikleri herşeyi kafanıza fırlatacaklardır.

Son bir kaç yıldır ben de tam olarak bu kaderi yaşıyorum. Önüm ardım sağım solum belli bir kesimden gelen öfke ve hakaret dalgalarıyla kaplanmış durumda... Koca koca âlimlerin "sahih" olduğuna ilişkin fetvalar verdikleri, adına bütün dünyada İslâmî propaganda siteleri açılan "cin fotoğrafı"nın Bristol'deki turistik bir mağarada bundan uzun yıllar önce ortamı süslemesi için kayaların arasına dikilmiş plastikten bir maket olduğunu gün ışığına çıkardığımda da böyle olmuştu; "Hz. Âdem'in Suudi Arabistan çöllerinde bulunan dev iskeleti" diye piyasaya sürülen fotoğrafın Kanadalı bir grafikerin ödüllü photo-shop montajı olduğunu yazdığımda da...

Aynı şekilde, "Hz. Musâ Aleyhisselam'ı kovalarken Kızıldeniz'de secde eder vaziyette boğulduğu ileri sürülen yarı çürümüş insan kalıntısı"nın firavunluk falan yapamayacak kadar sıradan bir ceset olduğunu afişe ettiğimde de gırtlağıma kadar hakaret ve yergiye boğdu bazıları beni...

Yıllar yılı sahtekâr olduğunu kanıtlamak için elimdeki bütün somut verileri ortaya döktüğüm telmaşa astro-fizikçi -"Hans Von Aiberg" lâkaplı- Bülent Ayberk için de yedi ceddime az küfür etmediler. Ta ki büyük profesörümüz en az kendisi kadar sahtekâr karısı ve diğer işbirlikçileriyle beraber dolandırıcılıktan tutuklanıp Balıkesir Cezaevi'ni boylayana kadar...

"Sibirya'da yerin 2500 metre altında bilim adamlarınca kaydedilen cehennem sesleri" ve "Kur'an okuyan annesine fırça attığı için fareye dönüşen kız" öyküleri de vaktiyle başımı çok ağrıtmış olan iki ünlü İslâm masalıydı. Bunlardan ilkinin Norveçli bir öğretmen tarafından evindeki bilgisayarda üretildiğini, ikincisinin ise Avustralyalı bir heykeltraş tarafından silikondan yapılma bir heykel olduğunu açıklayan haberlerim Yeni Şafak'ta yayımlanınca, elektronik posta kutum bir kez daha "Ulen sen var ya sen; seni top sakallı münafık..." diye başlayan mesajlarla dolmuştu. (Ki "top sakala hakaret" işi zaten apayrı bir âlem; onu da bir kaç hafta içinde bağımsız bir yazıyla ele alacağım)

Bu türden mide bulandırıcı yalanların ve onlarla uyutulmaya alışmış lümpen bir kitlenin hayâkl kırıklığıyla karışık çığlıklarının hangi birini anlatmalı ki sizlere... Son olarak, geçtiğimiz aylarda internet ortamında Hz. Mevlânâ'nın Konya'daki yüzlerce yıllık ünlü kabrini millete "Hz. Peygamber'in mezarının çok özel bir fotoğrafı" diye yutturmaya çalışanlarla karşılaşmış ve ne mutlu ki o hurafeyi daha yeni yeni doğmak üzereyken kaynağında boğmayı başarmıştım.

İmanı ve ilmi zayıf olanların her zaman için böyle yalanlara, komplo teorilerine ihtiyacı olacaktır. Ben ise imanımdan yana hiç bir kuşkum olmadığı için, elhamdüllilah kalbimi her sabah uyandığımda din adına türetilmiş yeni bir yalanla desteklemek zorunda hissetmiyorum. Kur'an'ın -yanında hiç bir takviye "ikna edici güç" olmaksızın- sadece kendisi, ilahî gerçeğe teslim olmama yetip de artıyor.

Geçen haftaki "En Sevilen Komplo Teorisi: Ay'a İniş Gerçek mi?" başlıklı yazımın sonrasında da yine aynı şeyler oldu. Yazının yayımlanmasıyla birlikte posta kutum -bir kaç tanesi hariç- büyük bölümü son derece terbiyesiz, seviyesiz ve küstahça mesajlarla dolup taştı. Adam, bırakın uluslararası bilim literatürünü izlemeyi, doğru düzgün Türkçe bir mesaj yazamıyor; ama oturmuş beni Apollo Ay Programı'nın baştan sona yalan olduğuna iknâ etmenin derdinde. Sanırsınız ki alışılmadık olanı ben, dünyada genel kabul gören tezi ise kendisi ileri sürüyor. Oha ki ne oha...

Benim için, "inançlı kesim"in (özellikle de bu kesimin genç kuşağının) farklı düşüncelerle diyalog kurma konusunda ne düzeyde olgunlaştığını anlamanın en işlevsel yollarından biri de muhafazakâr içerikli haber sitelerindeki "okur yorumları"na bakmak... Buralardan "câmia hakkında" çok değerli bilgiler edinebiliyorsunuz. Özellikle de Haber7 sitesi, söz konusu alanda tam bir hazine görünümünde. Sağolsunlar, son yıllarda bu sitenin editörleri sık sık yazılarımdan alıntılar yapıp onları daha geniş okur gruplarına ulaştırıyorlar. Beni ise bilhassa o yazıların altlarına eklenen okur yorumları ilgilendirmekte.

Haber7 sayesinde, "Ay'a iniş gerçek mi?" yazısından sonra da kendi adıma son derece aydınlatıcı bir deneyim daha yaşadım. Geçenlerde anılan sitedeki yazımın altına dizilmiş olan okur yorumlarına şöyle bir göz attığımda gördüm ki "NASA, 1969'da Ay'a ilk insanlı uçuşu başarıyla gerçekleştirdi" dedim diye ne Bilderbergçiliğim kalmış, ne kara cahilliğim, ne de ajanlığım... Bazıları ise haddi aşmış bir küstahlıkla işi anti-emperyalistliğimi -ve dahası imanımı- sorgulamaya kadar götürmekteydi.

Bu tür görüşleri serdedenlerin ortak özelliği ise "kahvehane ağzıyla" yorum yapmaları... Bizler bu duruma meslektaşlar arasında "klavye delikanlılığı" adını vermekteyiz ki bu, internetin icadından sonra yayılan çağdaş bir hastalık türü ve -adından da anlaşılacağı üzere- yalnızca klavye başındayken nüksediyor. Yoksa, sanal âlemin o - tıpkı Türk hamamı gibi- müthiş gevşetici atmosferinde bir bilgisayar sahibi olmayı "başkalarına hakaret etmek" için geçerli ve yeterli neden olarak gören bu gibi tiplerin pek çoğuyla gerçek hayatta yüz yüze karşılaştığımda tavırları da ister istemez başkalaşıyor.

Haber7'de yer alan ve posta kutuma gelen yığınla yorum arasında farklı bir örnek oluştursun diye, "rasyonel düşünce"nin yolundan gitmeye çabalayan bir avuç okur aradı gözlerim. Zar zor bir-iki tane bulabildim onca mesajın arasında. Beni ölçüsüz bir öfke sağanağıyla yıldırmaya çalışan aslan yürekli mücahitlerin hepsi Amerikan karşıtı ya; bu yüzden içinde "ABD" sözcüğü geçen herşeye karşı durmaları da dinlerinin bir gereğine dönüşmüş. Biz ise ömrümüzü verdiğimiz bir ilgi alanı üzerinde konuşunca anında "Amerikancı" oluyoruz.

Böylesine acz içinde, İslâm'a bilimin verileri üzerinden ulaşma konusunda zihinsel iflasın eşiğine gelmiş bir kitleyle karşı karşıya olmak, camiâmızdaki her kalem sahibi için acıklı bir durum elbette... Ancak ben ve benim gibi düşünenler bunu yıllardır bütün şiddetiyle yaşamaktayız zaten. O yüzdendir ki zaman içinde aramızdan bazıları bunalımdan kurtulmanın yolunu, kestirme yoldan "gazcılığı" seçmekte buldular.

Ekranın diğer tarafındakiler olarak, içinde bulunduğumuz trajik durumu bu şekilde belli ölçüde özetlemiş oldum.

Ancak benim, kazananana kadar 21 yılımı verdiğim bu köşeyi bütünüyle İslâmî kesimin lümpenlerine ayırmaya da hiç niyetim yok doğrusu...

O yüzden, bu haftaki yazımın -internette yer alan- devam bölümünü, şu sıralarda iyice yayılma eğilimi sergileyen bir başka dinî içerikli hurafenin iç yüzünü aktarmaya ayıracağım. Bu öykü ve fotoğrafları, ürkütücü içeriği itibarıyla zaten gazete sütunlarında yer almaya pek de uygun değil. Özellikle okumak isteyenler, muhtemelen bu yakınlarda kendi posta kutularına da ulaşmış olan kuyruklu bir yalanın daha aslını astarını oradan öğrenebilirler.

Sonuç itibarıyla, çabamız "kesin inançlı lümpenler" için değil, onların çocuklarını sakat bir din anlayışından korumak içindir. Kur'an'ın üzerine sıvanmaya çalışılan her türlü hurafeyi, kiri-pası bugüne kadar olduğu gibi bundan böyle de inatla temizleyeceğiz; Aydın Müslümanlara da tıpkı atalarımız İbn-i Sina, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Nâsıriddin Tûsî, Taküyiddîn, El Cabir, İbn-i Battuta, İbn-i Haldun, İbn-i Rüşd, Said Nursî gibi aklın ve bilimin yolundan gitmeyi önereceğiz. Bu arada, lümpenler de bize habire hakaret mesajları gönderip duracaklar. Çünkü ümmet bünyesinde akılcı bir bakış açısını egemen kılmaya çalışmanın bedeli de ne yazık ki böyle saldırganlıklar şeklinde tezahür ediyor.

Kimbilir, belki de yüce Yaradan bizim bu kültürel iklimdeki varlık nedenimizi ve görevimizi de bu şekilde belirlemiştir.

O yüzden çok üzgünüm sevgili anti-Amerikancı mücahitler; ama siz beğenseniz de beğenmeseniz de "Ay'a gidildi".

* * *

Yeni bir internet hurafesi daha:

Amerikalı maktul, "kabir azabı kurbanı"na nasıl dönüştü(rüldü)?

Şimdi anlatacağım "internet efsanesi"nin Türkiye kamuoyunda yayılışının yaklaşık üç-dört aylık bir geçmişi var. Ancak, bu kısa süre zarfında ülke çapında o kadar çok insanın elektronik posta adresine gönderildi ki (görüp de ibret almam için bana bile ardarda üç-dört kez geldi!) milyonlarca kişi bu tüyler ürpertici öyküyle şimdiden tanışmış durumda...

Dinî içerikli propaganda yapma çabasındaki söz konusu gönderi; bir kaç kare fotoğraf ve ona eşlik eden ayrıntılı bir haber metninden oluşuyor.

Fotoğraflarda, çekimden en fazla bir-iki hafta önce öldüğü anlaşılan orta yaşlı bir insanın çürümeye yüz tutmuş cesediyle karşılaşıyoruz. Ki değişik açılardan çekilmiş olan bu kareler, böylesi görüntülere alışık olmayanlar için son derece sarsıcı...

Fotoğraflara eklenmiş haber metninde aktarılan bilgiler ise özetle şöyle:

18 yaşındaki Ummanlı Müslüman bir delikanlı, rahatsızlanınca babası tarafından hastaneye kaldırılır. Genç yaşına rağmen içki, sigara ve uyuşturucu gibi bir dizi kötü alışkanlığa sahip bulunan adam kısa süre sonra da hastanede vefat eder ve cesedi babası tarafından hastanenin gasilhanesinde yıkatılarak İslâmî kurallara uygun biçimde toprağa verilir.

Ancak, acılı baba bir kaç saat sonra oğlunun bedeninde var olması muhtemel bir başka rahatsızlıktan kuşkulanır ve yetkililere başvurarak mezarın açılması talebinde bulunur.

Topu topu üç saat sonra tekrar açılan mezarda, yetkililerin ve babanın karşılaştığı manzara tek kelimeyle dehşet vericidir. Simsiyah saçları olan o gencecik çocuk gitmiş ve yerine bedeninin her tarafı kabirde meleklerden yediği dayaklardan dolayı çürük içinde kalmış, bu ağır darp sonucunda fizyonomisi tamamen değişmiş ve saçları "korkudan" bembeyaz olmuş yaşlı biri gelmiştir.

Bu noktada, metni yayına hazırlayan propagandacı bizleri "kabir azabı"nın ne denli korkunç bir şey olduğu konuşunda üstüne basa basa uyarıyor ve yanına Kur'an'dan bazı âyetler ve ayrıca Peygamberimiz'den hadisler ekleyerek bu korku duygusunu iyice artırmaya çalışıyor. Fotoğraflar da onun ifadesine göre, "feth-i kabir" (mezarın açılması ve cesedin çıkartılması) işleminden hemen sonra Ummanlı resmî yetkililer tarafından hastanenin morgunda çekilmiş.

Bu traji-komik öykünün ayrıntılarını daha fazla aktarmaya gerek duymuyorum. Çünkü, artık böyle şeyleri okumaktan da anlatmaktan da içime fenalıklar geliyor. Zaten, gelen mesaja eşlik eden kan revan içindeki fotoğrafları daha ilk gördüğüm anda, bu konu benim için bütünüyle kapanmıştı. Çünkü, "kanıt" olarak sunulan karelere o tarihten önce bambaşka bir adreste rastlamıştım. O yüzden, öykünün aktarımını da kısa keseceğim. İsteyenler, adına özel olarak internet sitesi açılmış olan bu kepazeliği bütün ayrıntılarıyla aşağıdaki adresten okuyabilirler.

(Yazarın notu: Yukarıdaki sitenin içeriğinin, bu yazı 25 Ağustos 2006 Cuma günü gazetemizde yayınlandıktan sonra değiştirildiği anlaşılmaktadır.)

Şu kadarını söyleyeyim ki yukarıdaki sitede anlatılanların istisnasız hepsi "yalan"...

Fotoğrafların, anlatılan kişiler ve mekanlarla uzaktan yakından hiç bir ilişkisi yok. Propagandacının -ucuz korku filmlerini andıran- iddiasına kaynak teşkil eden ürkütücü fotoğrafları, bundan en az iki yıl önce, dünyaca ünlü şiddet görüntüleri sitesi www.rotten.com'da görmüştüm. Olayın kahramanı durumundaki kişi ise ne aslen Ummanlı, ne Müslüman, ne de esmer olan biriydi. Kırsal bir bölgede cinayete kurban gitmiş olan sarışın ve orta yaşlı bir Amerikalıydı bu...

Birileri bu talihsiz adamı katletmiş, sonra cesedini yarı çıplak bir durumda yakınlardaki ormana atmış ve güvenlik güçleri de cesedi bir kaç hafta sonra bulmuşlardı. Açık hava koşullarında uzunca bir süre kaldığı için de doğal olarak cesette gözle görülür deformasyonlar ve renk değişimleri başlamıştı. Sarışın kişilerin saçlarına bu rengi veren pigmentler, bedenin ölümünden sonra sert güneş ışığı altında yavaş yavaş beyaza dönüşürler. O yüzden, fotoğrafları gördüğümde dikkatimi ilk çeken şey de kurbanın saçlarının sarıdan beyaza çalar bir görünüm alması olmuştu. Ve herşeyden daha önemlisi de, "Babası tarafından hastanede gusül abdesti aldırıldı, sonra da cenaze namazı kıldırılıp toprağa verildi" denilen bu kişi, böyle bir dinî ritüelden sonra herhalde "slip" tarzı bir iç çamaşırı ile gömülmüş olamazdı. Ama bizim Ummanlı Müslüman mevta, her nedense fotoğraflarında beyaz iç çamaşırıyla poz vermekteydi. Sanırım, bütün dikkatini "Nasıl daha korkutucu olabilirim" noktasına verdiği için, bu önemli ayrıntı öyküyü hazırlayan kişinin gözünden kaçmış.

Meçhul propagandacı, uzun uzadıya aktardığı yalanlarına son noktayı ise bir "posta formu" ile koyuyor. Formun başına "Bu yazıyı ve fotoğrafları arkadaşına e-posta ile gönder" yazılmış. Ayrıca, sitenin adını da "God is one" (Allah birdir) koyarak, aklı sıra öyküye evrensel bir nitelik kazandıracak ve bunu uluslararası propagandada da kullanacak büyük tebliğ ustamız. Oysa ki fotoğrafların asılları, bu siteyi okuyacak kişi için topu topu bir tuşluk mesafede durmakta. Ama dünya cahillerin gözünde çok geniş ve kaçıp saklanması oldukça kolay bir yer olduğundan, bizim yalancı için de böyle ayrıntıların hiç bir önemi yok. Bir gün birilerinin aynı anda hem kendi sitesini hem de www.rotten.com'daki ilgili sayfaları ziyaret edebileceğini ihtimalden bile saymıyor.

Merak edenler için www.rotten.com'daki özgün adresi veriyorum. Rotten, iki yılı aşkın süredir sitesinde tuttuğu 8 kareden oluşan bu polis fotoğrafları grubuna "Vücutta çürümenin erken aşamaları" başlığını koymuş. Uzmanlık alanı kan ve vahşet fotoğrafları olan bu sitede, savaş, cinayet ya da kaza sonucu öldürülmüş daha yüzlerce insanın görüntüsüyle karşılaşabilirsiniz. Ancak, doğrusu ya, oturup hepsine tek tek bakmanızı tavsiye etmeyeceğim. Siz en iyisi konumuzla ilgili olan karelerle yetinin.

(Bu linkte, konuyla ilgili fotoğraflar yalnızca ortadaki sayılardadır.)

İmanlar bu denli zayıf, Müslümanlar da bu denli donanımsız oldukça, kabul etmek gerekir ki ülkemizde ve İslâm dünyasındaki hurafeler de hiç bitmeyecektir. Merak ediyorum; bu mesajı alan milyonlarca insandan bir teki olsun, mesaj sahibine "Yahu, dur bir dakika birader" dedi mi, "Allah'ın o nurlu melekleri Latin Amerika ülkelerinin polis karakollarından fırlamış görünümlü birer işkenceci midir? Biz, bize gönderilen kutsal metinlerden 'kabir azabı' denilen olgunun fiziksel bir gerçeklik olarak yaşanmayacağını biliyoruz. Elimizdeki bilgilerden, onun ruhsal düzlemde oluşacak, ama fiziksel acılarımız kadar gerçekçi biçimde hissedeceğimiz bir ceza olduğunu anlamaktayız. Eğer her mezara giren bu şekilde falakaya yatırılıyorsa, o halde bedenleri mumyalandığı için günümüze kadar mükemmel durumda kalmış onca eski Mısır firavunu, ayrıca yakın çağın mumyalama teknikleriyle korunma altına alınmış olan Lenin ve Mao gibi tanrıtanımaz liderlerin bedenleri bu yöntemle dayak faslından kurtulmuş mu oluyor? Bu dünyadan, öldüğünde yüzüne son derece huzurlu bir ifade sinen nice kötü kalpli insan ve öldüğünde bedenlerinden yarım kiloluk bir parça dahi kalmayan nice şehit kişi gelip geçti. Bir insanın ölüm sonrasında Yaratıcı'dan ödül mü yoksa ceza mı gördüğünü, bedeninin genel geçer görünümünden mi çıkartırız, yoksa bizlere öte âleme ilişkin olarak verilen sağlam bilgilerden mi?"

Gerçekten merak ediyorum, söz konusu mesajı aldıktan sonra bunları aklıselim biçimde düşünen bir tek Allah'ın kulu oldu mu... Düşman bombalarıyla bedeni lime lime olmuş, cenazesi tabuta konulamayacak kadar ufalanmış bir şehidin o an itibarıyla evrenin en mutlu insanı olabileceğini, ama cesedi bin bir ihtimamla toprağa verilen, üstüne üstlük kameralara iyi görünsün diye bir de makyaj yapılmış olan bir ateistin ise aynı anda tarifsiz acılar içinde kıvranabileceğine inanan tek kişi ben miyim şu câmiada?

İnsanların en basit bir günahlarında bile üzülüp gözyaşları döken melekleri "kana susamış işkenceci vahşiler" olarak tasvir ederek, bu şiddet kültürü üzerinden kitleleri kendince hidayete ulaştırmaya çabalayan seni kuş beyinli!

Senden önceki bütün o sürüsüne bereket cahiller ordusu gibi sen de hata yapıyorsun ve senin gibilerin hatalarının kafa karıştırıcı sonuçlarını temizlemek yine bizim gibilere düşüyor. Ama buna sevindiğimi ve bununla böbürlendiğimi sanma sakın; ümmetin iman perspektifini gösteren bu gibi örnekler karşısında yalnızca içim eziliyor ve üzülüyorum.

Allah, bütün kulları için sonsuz merhamet sahibidir, bağışlayandır, esirgeyendir. Ve hiç kuşkusuz ki onun "cehennem"inin ya da "kabir azabı"nın bile vahşet kültürüne teşne düşük kalibreli insan belleğinin alamayacağı kadar hikmetli, şerefli, eğitici bir içeriği olacaktır.

Ben ilelebet buna inanacak ve bunu söylemeye devam edeceğim. Bu yola bu şekilde baş koyanlar var ise bilinsin ki hepsi kardeşimdir.