Savaşın hukuku, kavganın ahlakı olur.
En acımasız savaşlarda ve kavgalarda bile insan kalmak zorundayız. Bizi en vahşi duyguların kabardığı anlarda, insanlığın içinde tutacak olan şey hukuk ve ahlaktır.
Barış zamanında insanca yaşamaktan çok, savaş ve kavga zamanında insan kalabilmek bizi yüceltir.
Savaşta yapamayacağımız davranışlar, geçemeyeceğimiz sınırlar vardır. Buna “savaş hukuku" denir. Savaş esnasında, esirleri öldüremezsiniz, bedenine işkence yapamazsınız, çocukları katledemezsiniz, kadınlara tecavüz edemezsiniz, sistematik soykırım yapamazsınız... eğer bunları yaparsanız, insanlığa karşı suç işlenmiş olursunuz. Bunları yaparsanız aslında insanlıktan çıkmış olursunuz.
İnsanın kendi türüne karşı, yok edici, tahrip edici ve yaşam dengesini bozabilecek öldürme isteğini sınırlayan şey dini, ahlaki, örfi kurallardır, bundan hukuk oluşur.
Savaş hukuku, insanı kendi vahşetinden koruma ihtiyacından doğmuştur.
“Tanrı'nın hukukunu ayaklar altına aldılar"
Avrupa'da, bu konuda ilk eseri kaleme alan Hollandalı hukukçu Hugo Grotius, 1625 yılında şöyle der: “Hıristiyan milletler, savaşlarda barbarları bile utandıracak çılgınca yöntemler izlediler. Savaş sırasında, Tanrı ya da insan kaynaklı her türlü hukuku ayaklar altına aldılar." (Savaş ve Barış Hukuku, Say Yayınları).
Maalesef Avrupa, savaş hukuku, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar ortak bir karar imzalayamamıştır.
İslam dini, savaş hukukunu Avrupa'dan neredeyse 1300 yıl önce belirlemiştir. Savaşta Müslümanların yapamayacağı, insanlığa karşı suç kabul edilebilecek davranışlar, bizzat ayetler ve Hz. Muhammed (sav) tarafından yasaklanmıştır.
İslam, savaşı değil, barışı ve esenlik ortamını teşvik eder. Yine de saldırıya uğrarsa, savaşa maruz kalırsa bir sınır çizer:
“Size savaş açanlarla Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez." (Bakara 190)
Saldırıya uğramış olsanız bile, karşılık verirken aşırıya gidemezsiniz.
En çarpıcı ahlak örneği: Vahşi'yi affetmek
Hz. Peygamberin en zor yıllarıdır. Sayıca üstün olan düşman, gücü ve kuvveti az olan Müslümanları ezmektedir. Uhud Savaşı işte tam bu zor yılların ortasında yaşanır. Peygamberimizin en büyük gücü, koruyucusu, amcası Hz. Hamza'dır. Ve Uhud'da Hz. Hamza şehid düşer. Düşman, “Müsle" dedikleri, vahşi geleneği uygular. Yüzü, vücudu parçalanır, karnı deşilir, ciğerleri sökülür... müşrikler insanlıktan çıkar, vahşi bir hayvana döner.
Hz. Hamza'nın öldürülmesi derin bir kaygıya, üzüntü ve öfkeye yol açar. İntikam yemini edenler, düşmandan onlarcasını parçalamak isteyenler, daha çok kan akıtmak isteyenler... Amcasını en vahşi yöntemlere öldüren düşmana karşı hiddetlenen Peygamberimiz'e inen ayetler ise, insanlığın en yüksek erdemli davranışını işaret eder.
“(Ey Muhammed), Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele yap… Eğer (size yapılan saldırıya) ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size yapılan cezanın misli (yapılan kadar) ile cezalandırınız. Şayet sabrederseniz, andolsun ki bu, sabredenler için elbette daha hayırlıdır. (Ey Resulüm) Sabret, sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir ve onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaktan dolayı telaş da etme! Allah takva sahipleriyle beraberdir." (Nahl Suresi 125-128)
Bir savaş ortamında insan kalabilmek zordur ama Müslüman olabilmek daha zordur.
Amcası parçalanarak öldürülen peygambere yapılan tavsiyeye bakın! 'Onlar gibi vahşi olma, aşırı karşılık verme' ama en çarpıcısı sabret, yani intikam alma,
Ve Peygamberimiz de Hz. Hamza'yı şehit eden Vahşi'yi affetmiş, “Müsle" geleneğini yasaklamıştır. Bir din ancak bu kadar güzel, bu kadar insani olabilir.
Düşünün ki size saldırsalar, şehirlerinizi yakıp yıksalar, sivilleri öldürseler, kadınlara tecavüz etseler, siz yine de onlar gibi vahşi olamazsınız. Ömer Muhtar, “Çünkü onlar bizim öğretmenimiz değil ki" der. “Ben, Bosna'yı Avrupa'da başım dik savundum, utanacak bir şey yapmadık, ya Sırplar?" der Aliya. Daha da ötesi, ilimle uğraşan insanları, işçileri, din adamlarını öldüremezsiniz. Yeşile, tabiata zarar veremezsiniz.
Çünkü biz Müslümanız.
Biz savaşta esir aldığımız insanları ateşte yakamayız, vahşice kesemeyiz. Biz esirlere iyi davranırız, bazen karşılıksız serbest bırakırız, yiyeceğimizi ve giysilerimizi esirlerle paylaşırız (Bakara 197). İslam insanlığa korku salmayı değil, böyle örnek olmayı teşvik eder.
Kavgada her şey mubah değildir!
Bizim, haksızlık ve zulme karşı bir davamız, bir mücadelemiz, bir kavgamız varsa, bunun bir de ahlakı vardır.
Savaşta her şey mubah olmadığı gibi, kavgada da her şey mubah değildir.
Biz güzel şekilde mücadele etmek zorundayız. Sözün güzelini, öğüdün hikmetli olanını kullanmalıyız.
Kirli ittifaklar kuramayız, iftira atamayız, yalan haber üretemeyiz.
İnsanlara hakaret edemeyiz, aşağılayamayız, tecessüs edip, özel yaşantılarını araştıramayız, gizli kayıtlar yapamayız. Tüm bunlar bize yapılsa bile, biz bunları yapamayız.
Biz, insanın olmanın onuru, Müslüman olmanın sorumluluğunu taşıyorsak eğer, savaşta hukuka, kavgada ahlaka uymak zorundayız.
Müslüman algısına, saygınlığına, güvenirliğine helal getirmeyiz. Savaşta, en vahşi anlarda bile sözümüzü tutmak, anlaşmamıza riayet etmek, güvenilir olduğumuzu göstermek zorundayız.
Kavgada ahlaklı olan, barışta haklı olur.
Savaşta adil olan, barışta baş tacı olur.
Bizi güçlü kılan şey, savaşta ve kavgada insan kalabilmemizdir, adil, ahlaklı, namuslu ve affedici olabilmemizdir.