Türkiye’nin finans tarihine geriden baktığınızda ilginç bir ritim görülüyor.
1960’ların başında bankalar, 1980’lerin başında bankerler, 2000’lerin başında yeniden bankalar ve bugün yatırım fonları…
Bir zamanlar Türkiye için “on yılda bir darbe” denirdi. Finans dünyamızda ise sanki yaklaşık yirmi yılda bir tasarruf sahibinin parasına ulaşmanın yeni bir yöntemi bulunuyor.
1960’larda yaşanan banka tasfiyelerini yalnızca “kötü yönetim” diye açıklamak eksik kalır. Tasfiye edilen bazı bankalarda banka kaynaklarının belli kişi ve şirketlere yoğun biçimde kredi olarak kullandırıldığı, bu kredilerin önemli bölümünün geri dönmediği ve kanuna aykırı işlemler nedeniyle sorumlular hakkında adli süreçler başlatıldığı dönemin resmî kayıtlarına yansımıştı.
Yani bankanın bilançosunda kredi vardı ama o kredinin ekonomik değeri yoktu.
1980’lerde aracın adı değişti. Bankerler yüksek getiri vaatleriyle tasarruf topladı. Sisteme yeni giren para önceki yükümlülüklerin karşılanmasını sağladı; yeni para girişi kesildiğinde sistem çöktü. Banker Kastelli bu dönemin sembolü oldu.
Aradan yaklaşık yirmi yıl geçti. 2000’lerin başında Türkiye bu kez “banka hortumlama” kavramıyla tanıştı.
Bankaların hâkim ortakları banka kaynaklarını doğrudan veya dolaylı biçimde kendi ekonomik çevrelerinin finansmanında kullandı. Fakat iş her zaman “patron kendi şirketine kredi verdi” kadar basit değildi. Araya şirketler, iştirakler, üçüncü kişiler ve offshore yapılar giriyordu.
Kâğıt üzerinde başka şirket, başka tüzel kişilik, başka hesap…
Ama paranın izini takip ettiğinizde kimi dosyalarda aynı ekonomik iradeye ulaşılıyordu.
Bugün yaşanan fon tartışmasına biraz da bu tecrübeyle bakmak gerekiyor.
SPK, belirli fonların fiili dolaşımı düşük hisselerde şirketlerin ekonomik gerçekliğiyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunu, bazı fon değerlerinin “fiktif” hesaplanmasının önüne geçmek üzere düzenlemeler yapıldığını açıkladı. “İlişkili taraflar” ve “olağandışı fiyat hareketleri” ifadeleri de yine SPK’nın kendi açıklamalarında yer aldı.
Mekanizma teorik olarak basit.
Fiili dolaşımı düşük bir hisse fonlar tarafından yoğun biçimde alınırsa fiyat hızla yükselebilir. Hisse yükseldikçe onu taşıyan fonun net aktif değeri de yükselir. Yüksek görünen geçmiş getiri yeni yatırımcı çeker. Yeni para geldikçe fondan çıkmak isteyen yatırımcıların talepleri de karşılanabilir.
Ancak portföyde 100 lira görünen bir varlık, büyük miktarda satış yapılmak istendiğinde 100 liradan satılamıyorsa kâğıt üzerindeki değerle gerçek ekonomik değer arasındaki fark ortaya çıkar.
Asıl soru bundan sonra başlıyor.
Gündoğdu Gıda örneğinde şirket ortağı Ekim 2025’te şirket sermayesinin yüzde 20’sine denk gelen 7,8 milyon payı 90 liradan satarken, aynı gün Pusula Portföy yönettiği fonlar adına yaklaşık 7,45 milyon payı 90,21 liradan aldı.
Bu işlem tek başına elbette herhangi bir suçun kanıtı değildir.
Ancak ekonomi yalnızca hukuki kişiliklere bakılarak okunmaz.
Olağanüstü yükselen hisse fiyatları, bu hisselerde yoğunlaşan fonlar, yüksek görünen fon getirileri ve sisteme giren yeni para birlikte değerlendirildiğinde şu soruyu sormak gerekir:
Görünürde birbirinden bağımsız olan oyuncular ekonomik olarak da gerçekten bağımsız mıydı?
Bunu bugün kamuya açık bilgilerle kesin olarak söylemek mümkün olmayabilir. Fakat 2000’lerin banka hortumlamaları bize önemli bir ders bıraktı:
Hukuken farklı görünmek, ekonomik olarak bağımsız olmak anlamına gelmez.
Eğer ilerleyen soruşturmalarda hisseyi yükselten, fonda taşıyan ve bu yüksek değer üzerinden ekonomik fayda sağlayan taraflar arasında ortak bir çıkar ağı ortaya çıkarsa, “hortumlanan banka” ile “hortumlanan fon” arasındaki fark düşündüğümüzden çok daha küçük olacaktır.
Birinde bankanın aktifine geri dönmeyecek kredi konuluyordu.
Diğerinde fonda gerçek piyasa derinliği tartışmalı, olağanüstü fiyatlanmış varlıklar bulunuyor olabilir.
Araç değişiyor, yöntem değişiyor.
Ama hesap günü geldiğinde soru aynı:
Tasarruf sahibinin parası nerede?

