Tanıdığımız, az tanıdığımız, pek de tanımadığımız ve hatta hiç tanımadığımız insanlar hakkında kanaat sahibi olurken bu işe pek de mesai sarfetmiyoruz, alelacele hükümlere varıyoruz. Dilimizde bunlara peşin hükümler deniyor. Alışverişte peşin olan en temiz ticarettir ama hüküm vermede taksitli düşünmeyi esas almak icap eder. İnsanları tanımak hiç de sandığımız kadar kolay bir şey değil! Hem tanıdığımızı sandığımız insanlardan hem de kendimizden kaynaklanan pek çok yanıltıcı bariyer ve hesaplanamaz ayrıntı var. Bunların aslını çözmek için zamana, gözleme, ince düşünmeye, tanıma gayretine ve en önemlisi muhabbetli yaklaşıma ihtiyaç var. Tabii kendi zayıflıklarımızdan kaynaklanan tuzaklara da düşmemek gerekiyor. Bu kadar vakti ayıracak, bu kadar gayreti gösterecek kadar önem veriyor muyuz insanlara? Vermeliyiz! İnsan yaratılmışların en mükemmeli ve her bir insan tekil hikayesinde, kişiliğinde, duygu ve düşüncelerinde, görünen ve görünmeyen hallerinde başkalıklar, fevkaladelikler, hikmetler taşıyor. Hiçbir insan bir diğerinin aynı değil! Bu hilkatin eşsiz bir mucizesi, Allah’ın insanlara nakşettiği ilahi sanat! Kesinlikle buna vakit ayırmaya değer; o kadar ki bir ömrü bu müşahedelere ayırsak bile hayatımızı zayi etmiş olmayız.
“İnsan… Yüzünü bile tam görebilmekten âciz mahlûk… Öyle ya; aynada sağ sola ve sol sağa geçtiğine göre gördüğü tam kendisi mi? Ancak birbirimizi görebiliyor yahut gördüğümüzü sanıyoruz. Bir eksiğin daha büyük eksiği de aynada tecelli ediyor. Aynada, yahut bütün mücellâ satıhlarda… Demek kendimizden bile gizlenmişiz” diyor merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek, ‘Aynadaki Yalan’ isimli eserinde.
İnsan kendini başkalarına bakarak tanır. Başkalarına dair fikirlerimiz olmasaydı, kendimizi tartacak ölçü ve kriterlere de sahip olamazdık. Eğer çok ciddi bir manevi eğitimden geçmediysek, kendimizle ilgili yargı ve hükümlerimiz genellikle olumlu ya da olumsuz biçimde yanıltıcıdır. Resimlerimizin, çekilmiş videolarımızın, ses kayıtlarımızın bize yabancı gelmesi bu durumu aşikâr eder. Kafamızda inşa ettiğimiz ‘ben’ büyük ölçüde gerçek ‘ben’den farklıdır. Kendimizi başkalarını gördüğümüz gibi doğrudan göremeyiz, objektif değerlendiremeyiz çünkü. Ama başkalarına dönük hakkaniyetli bir bakış sahibi olabildiysek; onlarda gördüğümüz zayıflık ve meziyetler üzerinden kendimize dair çok daha berrak bir bakış geliştirebiliriz. Bu mesai, aynada gördüğümüzden çok daha hakikatli bir görüntü sunar bize.
Üstad Necip Fazıl’dan bakış açımıza göre farklılıklar arzedebilecek birkaç ayrı portre çıkabilir. Anlaşılabilir sebeplerle şair ve mücadeleci kimliği genellikle öne çıkıyor. Bu sebeple özellikle maneviyatı, iç konuşmaları, tefekkürü, muhasebeyi öne çıkaran eserleri sanki biraz ıskalanıyor gibi geliyor bana. Oysa ilgi ve dikkati fazlasıyla hak eden eserler bunlar. ‘Aynadaki Yalan’ belki kurgusal olarak herkese hitap etmeyebilir ama ufuk açıcı, tefekküre sevkeden, derinlikli ifadelerle dolu bir roman… Bu iktibas vesilesiyle dikkat çekmiş olalım: “Şuna da dikkat et ki, seni kötülüğe götürmekten ümidini kesti mi şeytan, bu defa iyilikte ölçüyü kaçırtacak ve sırtına ibadette bile taşınmaz yükler bindirecektir. Ruhun, riayet emriyle, şeytanın esaret teklifleri arasındaki farkı ayırt edecek kıvama ersin!”
İnsanın kendi içine doğru derinleşmeye vukufiyetli hale gelmesi hayata ve başka her şeye daha hikmetli bir zaviyeden bakmasını sağlayacaktır. Ama kendi içine derinleşmesi de biraz dışına doğru can gözüyle bakmasıyla olabilecek bir şey… Çelişkili gibi görünüyor ama değil; dışına içinden bakmak, sonra orada müşahede ettikleriyle yeniden içine doğru dönmek… Hepimizin her an zaten yaptığı ama ne yazık ki anlamını aramadığı bir imkân bu! Boşa akıp geçen anlam ırmağı!
“Ne anladın?” diye sordu aynadaki aksine meczup, “Söyle bana, benden ne anladın?”

