Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Her derde ortağam ben

“Her derde ortağam ben”

Şaban Abak
Şaban Abak Gazete Yazarı

“Urfalıyam ağam ben

Her derde ortağam ben

Yar senden ayrılalı

Ölmemişem; sağam ben!”

Zaman makinesini zihnimizde çalıştıralım ve bu türküyü “ilk kez” söyleyen o mübarek kişinin ilk söylediği anda yanına gidelim. “Her derde ortak” olma makamına ermiş merhamet dolu bu yüreğin yüceliğine, inceliğine, coşkusuna ortak olalım! Belki böylece insanın “her derde ortak” olma büyük erdemine ermesinin sırrına talip olma arzusunun kapısı açılır içimizde. “Her derde ortak olanlar dergâhı”na mürid olur da bir elif yazma miktarınca da olsa ilk dersimizi alırız belki.

Kaç türlü dert vardır acaba sayabilir miyiz? Kaç acı vardır? Diyebiliriz ki insan sayısı kadar! Yoksulların, yetimlerin, kimsesizlerin, yaralıların, âşıkların, gariplerin, evlat acısı yaşayanların, evsizlerin, esirlerin, sakatların, işsizlerin, borçluların, gönlü buruk, yüreği mahzun olanların… herkesin her derdine ortak olmak!

Nasıl bir insandır bunu söyleyen; böyle düşünen? Kendi derdini unutan, milletinin acısını, ıstırabını kendinde duyan, sanki kimse hiç bir üzüntü yaşamasın diye tüm dertleri kendinde toplamaya çalışan bu yüce insan nasıl bir dünya görüşünün sahibidir dersiniz?

Öyle seziyorum ki her derde ortak olmak, insanlık için en yüce bir şeref payesidir. Ermişlik makamıdır.

Mahallede cenaze olunca düğünlerini iptal edenlerdir bunlar. Komşuları aç ise tok yatmayanlardır. Hacca gitmek için bir ömür biriktirdiği parayı, yetimlerini avutmak için tencerede taş kaynatan dul kadınlara dağıtanlardır. Dağı, ovayı kar kapladığında kurtlar, tilkiler acından ölmesin diye kırlara cendek taşıyanlardır. Yetim kızların çeyizleri hazırlansın diye vakıf kuranlardır. Kışın kar üstüne kuş yemi serpen, yazın sokak köpeklerine su veren, kedi yavrusunu yeninde taşıyanlardır bunlar!

Milletimizin yüce gönüllülüğünü ifade eden ve Tanpınar’ın tabiriyle birer “mahallî klasik” olan bu türden türküler, söz tasarrufu yönüyle de “saf şiir” değerindedirler. En büyük insanlık durumlarını, en karmaşık meseleleri üç-dört kelimelik mısralarla ifade etmek, dilimizin anlatım gücünün olduğu kadar, insanımızdaki hayranlık duyulacak bir derin duyuşun, içten inanışın, kültürün ve irfanın da göstergesidir.

Türkünün bu şah mısraı, Sezai Karakoç’un ünlü “Çatı” şiirini hatırlattı bana. Neredeyse birebir aynı şeyi söylediğini şaşırarak fark ettim.

“Kaç aç varsa hepsi ben

Kaç hasta varsa hepsi ben

Kaç liman önlerinde dönen

İşsiz hamal hepsi ben

Kaç aşktan ters yüz edilmiş

Âşık varsa hepsi ben

Bütün çiçeklerle donanıp

Bütün insanlarla ölen

…”

Bu şiirde bir de “Sedye taşımaktan kolu tutulan” mısraı vardır ki tek başına şiirdir. Çünkü hastayı, yaralıyı düşünme ve yalnızca onun derdiyle dertlenme kolaylığına kaçmıyor, o yaralıyı taşıyan “vasıfsız” sıhhiyeciyi de hatırlatıyor. “Her derde ortak” oluyor yani. Düşmanın ölüm gönderdiği insana o hayat taşıyor, hayata koşturuyor kolu tutulma pahasına, duraksamadan, koşarak!

Bense hem yaralıyım, hem kolum tutuldu!

Bir de ayrılık acısının tasviri var ki eşsiz bir söyleyiştir:

“Yâr, senden ayrılalı

Ölmemişem, sağam ben!”

‘Eh işte, bir ölmediğim kaldı’ demenin çok daha güzel ve daha çok sayıda anlam katmanı taşıyan biçimi. Her derde düçar oldum, her acıyı, her sıkıntıyı yaşadım, her dert sahibinin derdinden tattım, en ağır yaraları aldım, ölümün kıyısına kadar geldim, bir ölmediğim kaldı! Bu zalim ayrılık derhal bitmezse sırada ölümüm var, denmiş oluyor.

Bir de ‘kavuşma ümidi bitmez, bitmedi çünkü henüz ölmedim’ anlamı var o söyleyişte. Umut var yani.

Ve son olarak ‘senden ayrılmak ölümdür, bense nasıl oluyor da yaşadığıma şaşıyorum, maalesef ölmedim’ anlamı seziliyor.

Esasen nakaratıyla birlikte bir uzunhava olan bu dörtlük, bir başka Şanlı Urfa türküsünün içinde de geçiyor. “Urfalıyam gül n’edim/Ben yârime gül dedim” diye başlayan o türküde yanlış okunan bir bölümü de yeri gelmişken açıklamak isterim:

“Urfalıyam bahtım yok

Tüfengim var rahtım yok”

“Raht”, esasen bir şeyin tamamlayıcı unsuru demektir. Yolculuğa çıkarken yolda lazım olabilecek her şeydir raht. En çok da atın deriden mamul kemeri, kayışı ve sair takımıdır. Burada ise “fişeklik” ve hatta fişek manasındadır. Eskiden deriden yapılan, omuza ve bele sarılan, içine mermilerin yerleştirildiği bir savaş malzemesi yani. Öyle ki raht yoksa, tüfenk de bir işe yaramayacaktır. İşte yakınılan “bahtsızlık” budur.

Bazı TRT sanatçıları ise bu “raht” meselesini bilmediklerinden olsa gerek bu bölümü şöyle okuyorlar:

“Urfalıyam tahtım yok

Tüfengim var bahtım yok!”

Urfalı, padişahlık derdinde mi ki tahtının olmayışından yakınsın? Belki de “Tahtıma bakma, bahtıma bak” şeklindeki atasözünün tesiriyle bu karışıklık meydana geldi.

Hem “Urfalıyam ağam ben” uzunhavasını, hem de “Urfalıyam gül n’edim” türküsünü ayrı ayrı dinlemenizi isterim.

Bu esnada gönlümüzün her derde ortak olma terbiyesiyle yumuşadığını, gözümüzün yaşardığını göreceğiz. Bırakın yumuşasın, bırakın aksın! Milletimizin bunca acısı, insanlığın bunca derdi varken yumuşamayan kalpten, yaşarmayan gözden Allah bizi uzak tutsun!

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.