Yurt dışına ilk resmi gezi düzenleyen Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz'dir. Avrupa'ya yapılacak ziyaret öncesi, aynı zamanda halife olan Osmanlı Padişahı'nın, Müslüman olmayan topraklara adımını basacak olması kimi çevrelerde hoşnutsuzluk yaratır. Mutlaka aşılması gereken sorun, son derece zeki bir çözüm ile kökünden halledilir. Abdülaziz'in ayakkabılarının tabanı açılır, içine İstanbul toprağı serildikten sonra yapıştırılır. Böylelikle padişahın dünyanın neresine giderse gitsin kendi toprağına basması sağlanır.
Her dönem özellikle siyasette farklı gerekçelerle de olsa ayakkabı tartışma mevzusu olagelmiştir. Hatırlanacağı gibi yakın zamanda Merkez Bankası Başkanı'nın apartman kapısı önündeki kalabalık ayakkabı görüntüsü günlerce tartışılmıştı. Yeni Türkiye'nin yeni yöneticileri başlığı altında, kapı önündeki ayakkabı görüntüsünden başlayarak yeni bakanların oturdukları evleri, sokak ve mahalleyi nazara vermekte sakınca görmemişti gazeteler. Gazetecilerin siyasilerle yaptıkları röportajlarda muhafazakar modern ayrımı evde giyil(mey)en ayakkabı üzerinden tartışılır. Bir yayın yönetmeni evde giydiği ayakkabılar ile muhafazakar kültüre uzak bulundu, bir köşe yazarı ise yıllar önce giydiği beyaz çorap terlik ikilisinin imajını yıllar geçmesine rağmen üzerinden atamadı.
Genlerimize işlemiş ayakkabı terlik mevzusu yerli dizilerde de aşağıdakiler yukarıdakiler çatışmasının vazgeçilmez malzemesi olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor. Zenginlerin temsilcisi holding ahalisi ayakkabılarımızı asla çıkarmayız kibriyle yataklarına dahi ayakkabılarıyla uzanırken; yoksulların temsilcisi gecekondu ahalisi zengin evine çamurlu ayakkabılarıyla girmenin ezikliğini yaşıyor.
İki diziden iki sahne. İlki Kara Para Aşk. Her ne kadar senaryo zaman zaman holding zor durumda iflasın eşiğinde temasını kullansa da Denizer ailesi yaşadıkları lüks hayattan hiç taviz vermedi. Ömer ise mahallede gecekonduda yaşamaya devam etti. Ömer ve ailesi kız istemek için meşhur yalıya geldiklerinde; Elvan anne ve yenge Melike ayakkabılarını çıkarmak istedi, kibirli Aslı midesi bulanmışçasına bir ifade ile izin vermedi. Bir dahaki gelişlerinde yaşadıkları muhitin tozunu çamurunu eve taşımak istemeyen Melike yanında ev ayakkabısı getirmişti, girişte değiştirmesine müsaade edilmeyince salonun ortasında çamurlu ayakkabılarından kurtulmak durumunda kaldı. Elif ve ailesi iade-i ziyaret için gecekonduya gittiklerinde sınıf farkının altını kalın harflerle çizen Aslı, ayakkabı çıkarmayı hakaret olarak algılayıp bunu da her haliyle belli edince, yoksul aile yine utanıp ezilerek çıkarmadan girebileceklerini söylemek zorunda kaldı.
İkinci dizi ise O Hayat Benim. Yine zengin fakir çatışmasının fazlaca yaşandığı bir dizi O Hayat Benim ama aşk evlilik temalı değil. Zengin ailenin kızının fakir bir ailede büyümüş olmasının getirdiği bir çatışma. Efsun, Bahar'ın yerine geçmese hayatını çalmasa hiç çatışma yaşanmayacakken; Efsun Nurhan ikilisinin planları neticesi çatışmanın nirvanası yaşandı. Ki O Hayat Benim'de kibirde Aslı'yı solda sıfır bırakacak, Efsun ve Nurhan'dan nefret eden bir hala karakteri, Hülya mevcut.
Konak ahalisinden birisi gecekonduya geldiğinde utana sıkıla ayakkabınızı çıkarmanıza gerek yok buyurun geçin diyor gecekondu ahalisi. Merdivenden düştükten sonra vicdan azabı çeken Hülya'yı çileden çıkartacak kadar rahat davranan, salonu işgal eden Nurhan'ın, deforme olmuş çamurlu botlarını salonun ortasında çıkarıp koltuğa uzandığı, Hülya'nın iğrenerek baktığı sahne ise yerli dizilerin unutulmazları arasında yer alabilir rahatlıkla.
Bir insan evine ayakkabıyla girmediği için neden utanır ya da utanmak durumunda bırakılır sorusunu sorarak bir Amerikan dizisinden örnek verelim. 1960'lı yıllarda reklam dünyasını anlatan Mad Men'de de vardı ayakkabı mevzusu ama kişinin gerçeğine saygı duyarak işlendiği için göze batmadı.
Sahnenin başlangıcı şöyle… Don ve Roger ofiste, bir kapının önünde eğilmişler, hem hızlı bir şekilde konuşuyorlar hem de bir şey yapıyorlar. Ne yaptıklarını kamera bir tık daha aşağı tarafı gösterdiğinde anlayabiliyoruz ancak, ayakkabılarının bağını çözüyorlar. Çünkü büyük ortak Cooper'ın odasına ayakkabı ile girilmiyor. Cooper sadece odasında değil ofisin tamamında ayakkabısız, çoraplarıyla dolaşıyor. Seyirci bu detayı bir anda değil zamana yayılmış bir şekilde görür ve öğrenir. Görsel bir eylem olarak şahit olunan bu sahnede ne yargılar ne de mizah malzemesi yapar senaryo ayakkabı çorap mevzusunu. O dönem iş hayatındaki bazı patronları temsil ediyordur o tercih ve eğmeden bükmeden yer alır senaryoda. Nitekim Cooper'ın karakter detayında sağlıklı Japon kültürünü benimsediği, alkol ve sigara kullanmadığı, çiçeklere düşkün olduğu bilgisi yer alır.
Amerikan dizileriyle bizim yerli diziler arasındaki en büyük fark da bu. Yerli diziler henüz senaristin yönetmenin kişisel bakış açısından kurtulup anlatılan dünyaya, karakterin dünyasına teslim olamıyor.