Fon meselesi Türkiye’nin önüne yalnızca bir finans skandalı olarak çıkmadı. Aynı zamanda siyasetin ahlakla, iktidarın kendi çevresiyle, muhalefetin de hakikatle ilişkisini sınayan bir nehre dönüştü. Bu nehrin sularından kimlerin kana kana içtiğini, kimlerin suyu kendi değirmenine çevirmeye kalkıştığını, kimlerin de bütün cazibesine rağmen elini temiz tutabildiğini görme imkânı buluyoruz.
Bu süreçte en başından beri söylediğimiz şey çok açık: İktidara yakın olmak hiç kimseye yolsuzluk yapma imtiyazı vermez. AK Parti çevrelerinde bulunmak, Cumhurbaşkanı’nı tanımak, bir bakanla fotoğraf çektirmiş olmak, bir siyasi aidiyet üzerinden kendisine dokunulmazlık vehmetmek hiç kimseyi hukuk karşısında ayrıcalıklı kılmaz.
Aksine, böyle bir yakınlığı haksız kazanca dönüştürmeye kalkışanların işlediği suçun ayrıca bir ihanet boyutu vardır. Çünkü bu camia çıkarlar temelinde bir araya gelmiş insanlardan değil, tarihi ve manevi bir misyonu yüklenerek yola koyulmuş olmayı gerektiriyor. O yüzden bu işe bulaşanlara bu camia içinden yönelen öfkeyi ve hükmü kimse küçümsemesin.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konudaki tavrı da soruşturmaların sürdürülmesi yönünde olmuştur. Dolayısıyla burada iktidar adına savunulacak şey, herhangi bir şahsın dokunulmazlığı değil, suçlunun kim olduğuna bakılmaksızın hesap vermesini sağlayacak bir hukuk ve siyaset ahlakıdır.
Ne var ki muhalefetin bir kısmı fon meselesine başka bir fırsat keşfetmiş gibi yaklaşıyor. Uzun zamandır belediyelerdeki yolsuzluk soruşturmaları ve yargılamaları karşısında yaşadıkları siyasi ve ahlaki savunma güçlüğünü, bu fon krizinden yararlanarak aşmaya çalışıyorlar. O iddiaların yargı önünde ne ölçüde doğrulanacağı elbette ayrı bir mesele. Masumiyet karinesi herkes için geçerli. Fakat muhalefetin bu dosyalar karşısında geliştirdiği söylemin önemli bir kısmı, hesap verme ilkesini savunmaktan çok, yavuz hırsızlık kurnazlığına dönüştü. Fon meselesi üzerine gitme tarzının altında muhafazakâr kesimin sahici ve haklı öfkesinden eser yok. Belki bu vesileyle “iktidarla muhalefet arasında hiçbir fark yok. Herkes aynı” algısını koparabilirlerse günün kârı sayacaklar gibi.
Çünkü herkesin aynı derecede kirli olduğu fikri, ilk bakışta çok sert bir ahlaki eleştiri gibi görünse de gerçekte ahlaki ayrımları ortadan kaldırır. Suçlu ile suçsuzu, haksız kazanç sağlayanla yılların emeğiyle meşru bir birikim oluşturanı aynı torbaya doldurur. Böylece kimsenin kimseye hesap soramayacağı bir vasat oluşturur.
Herkes suçluysa kimse suçlu değildir. Herkes kirliyse kimsenin temiz kalmasının bir anlamı yoktur.
Böyle bir söylem, yolsuzlukla mücadele değil, yolsuzluğun siyaseten normalleştirilmesinden başka bir şey yapmaz.
Oysa tam tersini söylüyoruz: Kim suç işlemişse ayıklansın. Kimin elinde haksız kazanç varsa ortaya çıkarılsın. Kim kamusal nüfuzunu şahsi servetine tahvil etmişse bedelini ödesin. Ama bu yapılırken masum insanları da aynı suçlamanın içine çekmeye kalkışanlardan da hesap sorulsun.
Birilerinin nehre tamah ederek bırakın kana kana içmeyi, adeta borular döşemiş olduğunu söyledik. Ama birileri bunu etmiş diye bütün bir siyasi hareketin aynı tamahkârlığın esiri olduğunu kimse söyleyemez. Neticede bu camia nehrin de onun içerdiği imtihanın da farkında olanlardan ve bunun gereğine hassasiyet besleyenlerden oluşuyor. Ondan kana kana içenler olmuşsa da içmeyenler ve o kutlu yola kaldıkları yerden, ayıklanarak devam edecek ve etmekte olanlar bu camianın ana damarını oluşturuyor.
Nitekim Ticaret Bakanı Ömer Bolat ve Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş hakkında ortaya atılan iddialar, bu ana damarı da bu vesileyle oluşan durumdan her türlü faydalananların fırsatçılığını da ifşa eden bir vesile oldu.
Ömer Bolat, hakkında fonlarda olağanüstü kazanç elde ettiği ve soruşturma öncesinde parasını çektiği yönünde ortaya atılan iddialara hiç vakit kaybetmeden ayrıntılı bir açıklamayla cevap verdi. Açıklamanın ayrıntıları hak üzere olanın kılıcının keskinliğini hissettirdi hemen. Üstelik kendisine yöneltilen iddialara karşı hukuki yollara başvurdu.
Ömer Bolat benim şahsen uzun süredir tanıdığım hem Yeni Şafak’ta hem de AK Parti yönetiminde birlikte çalıştığım, ahlaki hassasiyetine ve ticaret anlayışına yakından şahit olduğum bir insandır. Bakanlık makamına ulaşmak için siyaset yapan, makamdan nüfuz devşirmeyi hayatının gayesi hâline getiren biri olmadı hiçbir zaman. Zaten ailesiyle birlikte ticaret hayatının içinden gelmiş, MÜSİAD başkanlığı yapmış, iş dünyasında kendi emeğiyle yer edinmiş bir isimdir.
Daha önemlisi, ticaretin İslami ahlaki ilkelerle ilişkisini yalnızca konuşmalarında savunmuş biri değildir. Benim şahitliğim, bu ilkeleri iş hayatındaki tutumunda da önemseyen bir insan olduğu yönündedir.
Elbette kişisel tanıklık hukuki denetimin yerine geçmez. Arkadaşımız İsmail Kılıçarslan’ın da dediği gibi öyle bir ayrıcalığı kendisi için de istemeyiz. Yarın herhangi bir usulsüzlüğü ortaya çıksa, kendisini yakından tanıyor olmamız ona karşı eleştirimizi bir an bile geciktirmez. Dostluğun, kardeşliğin, birlikte çalışmış olmanın hukukun önüne geçirilmesini savunacak değiliz.
Ama aynı ahlak, tanıdığımız bir insanın itibarı hakkında ileri sürülen ağır suçlamalar karşısında da bizi kayıtsız bırakmaz. İftiraya karşı çıkmak da yolsuzluğa karşı çıkmak kadar ahlaki bir sorumluluktur.
Bakan Mahinur Göktaş ise adına yüz milyonlarca liralık fon işlemi yapıldığı ileri sürülen kişiyle babasının aynı kişi olmadığını, kimlik bilgilerinin farklı olduğunu açıklarken aynı haklılığın keskin kılıcıyla iftiranın dilini kesmiş oldu.
Mahinur hanım da siyasi ve toplumsal mücadelesi gençlik yıllarına uzanan, Avrupa siyasetinde kimliği ve değerleri üzerinden ciddi sınamalardan geçmiş, kariyerini kolay imtiyazlarla değil mücadeleyle inşa etmiş bir isimdir. Böyle bir insanın şahsiyetini, kendi kayırdıkları çevrelerle eşitleyerek sergiledikleri şey yolsuzluğa karşı hassasiyet değil, bilakis kendi hırsızlıklarını normalleştirme iştahı. Herkes kötüyse iyi olmanın bir yolu yok çünkü.
Muhalefet elbette soru soracak. Gazeteciler elbette araştıracak. Bir bakanın, bir milletvekilinin veya herhangi bir kamu görevlisinin mali işlemleri hakkında ciddi bulgular varsa bunlar kamuoyunun bilgisine sunulacak. Bunlardan bahsetmiyoruz herhalde. Burada işleyen çok daha şeytani bir zekadan bahsediyoruz.
AK Parti içinde, herşeye rağmen ahlaki hassasiyetini koruyan, kamu görevini bir kazanç kapısı olarak görmeyen, siyaseti hâlâ hizmet ve sorumluluk olarak yaşayanların asıl çizgiyi oluşturduklarını biliyorum. Fon krizine karşı sergilenen tepki ve öfke bunun göstergesidir. Ömer Bolat ve Mahinur Özdemir Göktaş da benim nazarımda bu çizginin temsilcilerindendir.
Sonuçta fon meselesinin gerçek bilançosu, iktidarla muhalefetin birbirine ne kadar benzediği üzerinden değil, kimin hakikatin yanında durabildiği üzerinden çıkarılacak.
Yolsuzluğu yapanın siyasi kimliği onu kurtarmamalı; dürüst olanın siyasi kimliği de onu suçlu hâline getirmemeli.
Ahlaki üstünlük, bir başkasına çamur sıçratmayı başarmakla kazanılmaz. Kendi yanlışına karşı da aynı adalet ölçüsünü uygulayabilmekle kazanılır.

