
Endülüs medeniyeti, Avrupa’ya medeniyeti öğreten şehir. Avrupa’nın barbar istilalarıyla kasıp kavrulduğu, cehenneme çevrildiği, karanlıklar denizinde yüzdüğü bir zaman diliminde Şam'dan ve Mağrip'ten Endülüs’e hicret eden, Ukbe bin Nafi ve Berberî köle Tarık bin Ziyad, burada sekiz asır Avrupa’da kandil gibi yanan benzersiz, leziz bir medeniyetin tohumlarını ekiyorlar.
710 yılında henüz İslâm'ın ilk asrında Endülüs Emevî Devleti'ni kuruyorlar. 756 yılına kadar Endülüs Şam’dan atanan valilerle yönetiliyor. Daha sonra bağımsız bir devlet oluyor.
III. Abdurrahman döneminde Endülüs Emevî Devleti altın çağını yaşıyor: Şii Fatımî Devleti Kuzey Afrika'da Abbasî hilâfetine karşı hilafet ilan edince ve Endülüs'ü karıştıran, cehenneme çeviren İbn Hafsun denen aşağılık bir âsî, bir taraftan Endülüs’teki Hristiyanlarla işbirliği yaparak, diğer taraftan da 910 yılında Şiî Fatımî halifeliğini tanıyınca, III. Abdurrahman gelen tehlikeyi bertaraf etmek ve ortaya çıkan fitne fesadı yok etmek için Endülüs’te halifeliğini ilan ediyor. Tabiî ulema tarafından yapılan yoğun müzakerelerden sonra. Çünkü tek halife olması esas’tır. Birden fazla halifenin olması hilafetin mantığına terstir.
Endülüs Emevî Hilâfeti 3 asır yaşıyor, muazzam bir medeniyet tecrübesi ortaya koyuyor... Avrupa'daki rönesansların hepsini de besliyor ama 1236 yılında, çok erken bir tarihte yıkılıyor ve tarihten çekiliyor.
Endülüs Emevî Hilâfeti’nin yıkılmasından sonra Endülüs 1492'de yıkılan Gırnata Sultanlığı 2,5 asır kadar dar bir alanda nefis bir medeniyet tecrübesi ortaya koyuyor ama Haçlıların dört bir koldan saldırıları sonrasında yıkılmaktan, tarihten çekilmekten kurtulamıyor.
İspanyadaki Müslümanların trajik tarihi ondan sonra başlıyor. Kan, gözyaşı, katliamlar, Engizisyonlar alıp başını gidiyor.
Bu hafta başından itibaren lezzetli bir Endülüs yolculuğu yapıyoruz. Yolculuğumuzu Büşra Uçur kardeşim gerçekleştiriyor, rehberliğimizi de İspanya'dan Faruk Oruç kardeşim yapıyor. Faruk kardeşim, mütevazi, seyahatimize katılan herkesin her sorunuyla anında ilgilenem çok güzel bir kardeşimiz. Gezimizi MTO Samsun temsilcimiz ve yönetim ekibimizden Muharrem Kartancı hocamızın leziz kaleminden aktarmak istiyorum… Pazar günü de devam edeceğiz.
Üç günde Barselona’dan Madrid’e, Toledo’dan Kurtuba’ya uzanan bu yolculuk, Granada ve Sevilla ile tamamlanacak…
Seyahatimizin üçüncü gününde Tuleytula’da (Toledo) erken saatlerde otobüsümüzün, şehri bütünüyle gören seyir terasına ulaşmasıyla biz de gözümüzü açtık.
Karşımızdaki şehir, bildiğimiz bir şehir değildi. Bir duygu karmaşası yaşadık; şaşırdık, çarpıldık adeta… Hüzün kapladı içimizi. Gördüğümüz kiliselerin kuleleri birer minareydi, binalar camiydi.
Kimi camiler kiliseye dönüştürülmüş, kimileri tamamen yıkılıp yerlerine büyük katedraller inşa edilmişti. Hayâlimde tüm kulelere yeniden minareleri yerleştiriyorum. Minareler, şehri çeviren nehre yansıyor; ezan sesleri duyuyorum…Yakından ve uzaktan gelenleri kubbesi altında toplayan camilerimizi seyrediyorum.
Şadırvanlar, geleceğe dair akıbetin endişesiyle kavrulan yürekleri serin sularıyla teskin ediyor.
Geniş avlunun gölgelik ağaçları altında namaz saatini bekleyen dedelerimizin sohbetine katılıyorum.
Tuleytula’ya bakarken, onu okuyamayan, ondan ders çıkaramayan Osmanlı’nın da bir “Endülüsleşme” sürecine sürüklenişine takılıyorum. Hüzünleniyorum. Tam anlamıyla bir travma hâli yaşıyorum. Yusuf Kaplan hocamızın şu cümlesi kulağımda tekrar tekrar çınlıyor:
“Türkiye, fiilen Endülüsleşmedi ama zihnen Endülüsleşme süreci yaşıyor ve bunun farkında bile değiliz!”
Bu düşüncelerle yürüyen merdivenle şehre giriş yapıyoruz. Rehberimiz Faruk Uçar kardeşimiz anlatıyor:
“Hâlâ bizden kalanlarla övünüyorlar ama sadece iddia ediyorlar; yaşamıyorlar ve yaşatmıyorlar…
Mahallenin bu bölümünde cami varmış, şimdi kilise; kilise varmış, yine kilise; havra varmış, şimdi kilise…
Peki, bu kiliseler gerçekten kilise mi? Sadece şeklen kilise…
Camimizin minaresi kule olmuş; üzerinde haç ve çan var. Mimari korunmuş ama ruh yok. Öyle hüzünlü ki, sessizce ağlatıyor ziyaret için bile içine giremeyen Müslümanları düşünmek insanın içini parçalıyor.
Duvarlarını, pencerelerini ayrıntısıyla inceleyemiyorum. Utanıyorum. Gözlerimi kaçırıyorum sanki… Çok ağır geliyor gördüklerim, yüzleşemiyoruz!
Biraz ilerleyince, rehberimiz hayvan pazarı olarak kullanılan şehrin meydanını anlatıyor: Engizisyon mahkemeleriyle binlerce Müslüman bu meydanda yok edilmiş, burada kıyılmış, öldürülmüş…
Evet, Yusuf Kaplan hocamızın sıkça söylediği gibi: “Biz yaşatmak için yaşarız; Batı öldürmek, yok etmek için yaşar.”
Bu sözü burada adeta iliklerimize kadar hissediyoruz. Tadımız kaçıyor.
Meydanı gören bir kafenin penceresi önünde hocamız, Avrupa tarihinde Endülüs’ün nasıl gizlendiğini, karartıldığını; oysa onları aydınlatacak olan ‘hakikatin’ burada olduğunu anlatıyor.
“Tuleytula, şiir gibi bir şehir. İslam mimarisinin en güzel örneklerini sergiliyor. Sürprizlere açık sokaklar; nefes aldıran ‘hayat’ alanları, evler birbirine çok yakın, muhabbete davetkâr…
Binaların cepheleri, birbirleriyle İslam medeniyetinin ışığını yansıtmak için yarışıyor adeta. İnsanın şehirden ayrılası gelmiyor.”
Bize ne oldu da şehirlerimizi kaybettik? Şehirlerini kaybedenler kendilerini nasıl bulabilir?
Hocamız ses veriyor: Şehirleri yaşayanlar kaybolmaz. İnsan ölür, düşünceler değişir; ama şehir hatırlatır.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.