Beytullah Yıldız kardeşimin Aşk-ı Turquaz’ı ile çıktığımız Fas-İspanya seyahatimizin ilk gününü MTO Kahramanmaraş ekibimizden Mehmet Kahraman kardeşim yazdı. Marakeş’in ruh haritasını çıkardı coğrafyasından, taşından toprağından yola çıkarak… Kahramanmaraş’ta GSB’de MTO Kahramanmaraş temsilcimiz Asım Demirdöğen’ın yanında çalışıyor. Çok çalışkan ve ürerken biri.
Güzel bir ekiple çıktık yola… Beytullah kardeşim, eşi Gönül Hanım, oğlu ve MTO asistanı Ömer Yıkdız kardeşim, Hatice Yücedağ, Büşra Aslantaş, Mehmet Hakraman ve Ahmed Yiğitoğlu’dan oluşan samimi ve güzel bir ekip.
Çok lezzetli, kardeşlik ve keşif dolu bir seyahat yapıyoruz. Mehmet kardeşimin kalemi çok temiz, su gibi akıyor. Güzel bir yazı oldu bu. Keyifli ve zihin açıcı okumalar…
***
Akşam karanlık çöktü.
Namazlarımızı eda ettikten sonra soluğu Kıyamet Meydanı’nda alıyoruz…
Uzaktan kakofonik sesler geliyor…
Yaklaştıkça sesler bir festival ortamına geldiğimizi gösteriyor bize…
Seyahatimizin organizatörü Beytullah Yıldız, Ahmed Yiğitoğlu ve Yusuf Kaplan Hocamızla adeta deli gibi sahaf arıyoruz.
Bir sahaf dükkânından diğerine, bir kitaptan diğerine uzanan bu arayışın içinde Ahmed Yiğitoğlu bir anda kulağıma eğilip:
“Maraş’tan Marakeş’e…” diyor.
Tam o sırada Yusuf Kaplan Hoca dönüp bana bakıyor:
“Kahraman, başlık bu!”
Bir anda duruyorum.
Gerçekten de başlık bu.
“Maraş’tan Marakeş’e…”
Belki de bazı başlıklar masa başında bulunmuyor.
Yolun içinde, bir meydanın kalabalığında, eski kitapların kokusu arasında insanın karşısına çıkıyor.
Ve bazı yolculuklar daha ilk cümlesinde kendini anlatmaya başlıyor.
Marakeş’e ilk geldiğimde şehrin rengi dikkatimi çekiyor.
Kızıl...
Toprak…
Güneş…
Sanki şehir, akşamın bütün renklerini duvarlarına toplamış.
Bir an Maraş geliyor aklıma.
Maraş’ın reyhan kokusu, Ahir Dağı’nın rüzgârı, kekik kokulu tarhanası…
Garbi yel ile kum fırtınası birbirinden ne kadar uzaksa, Maraş ile Marakeş de haritada o kadar uzak.
Ama bazı şehirler vardır, mesafeleri kilometrelerle ölçülmez.
Bir şehrin başka bir şehre benzeyebilmesi için aynı iklimde olması gerekmez.
Bazen bir koku yeter.
Bazen bir renk…
Bazen bir çarşı…
Bazen bir kelime…
Marakeş’in çarşılarında dolaşırken Maraş Kapalı Çarşısı geliyor gözümün önüne.
Bir yabancı bir şey sorsa, istediğini yanlış da anlasak önüne düşer gideriz.
Burada da aynısı oldu.
Bir genç esnaf, bizi kitapçıya götürüyorum diye önümüze düştü; kitapçı yerine davetiye esnafına kadar götürdü.
Aynı hareketlilik…
Aynı el emeği…
Aynı ustalık…
Aynı sabır…
Şehirler değişiyor.
Ama insanın eli değişmiyor.
Fas’ta kaleler topraktan, Maraş’ta ise taştan…
Biri toprağın sıcaklığını, diğeri taşın sertliğini taşıyor.
Ama ikisinin de içinde aynı şey var:
Hafıza.
Bir şehri şehir yapan sadece binaları değildir.
İçinde biriken hafızadır.
O hafızayı taşıyan insanlar, kitaplar, camiler, çarşılar, meydanlar ve hikâyelerdir.
Marakeş’te bunu her adımda hissediyorum.
Bir duvarın önünde duruyorsunuz, yüzyıllar size bakıyor.
Bir kapıdan geçiyorsunuz, başka bir çağın içine giriyorsunuz.
Bir çarşıya giriyorsunuz, geçmiş bugünün içinde yaşamaya devam ediyor.
Bir tarafta Marakeş’in bahçelerini süsleyen sedirler, diğer tarafta Maraş’ın şiir hafızasına gölge veren selviler…
Ağaçlar farklı, şehirler farklı.
Ama gölgesi aynı.
Maraş’ta bir servi gördüğümde Yedi Güzel Adam’ın şiirleri düşer aklıma.
Marakeş’te sedirlerin altında yürürken de aynı duyguya kapılıyorum.
Sanki ağaçların dili farklı değil.
Sadece gölgeleri farklı coğrafyalara düşüyor.
Marakeş’te daha ilk akşam yemeğinde önüme bir kuzu kaburga geliyor.
Aman Allah’ım!
Kokusu bir anda beni Maraş’a ve Semerkant’a götürüyor gibi.
Bir koku…
Ahir Dağı’nın yamaçlarından Semerkant’ın kadim sofralarına uzanan tanıdık bir koku.
Maraş’ın Ahir Dağı’nda duyduğum, Semerkant’ta bir sofranın başında yeniden karşıma çıkan o kekik kokusu şimdi Marakeş’te, bir kuzu kaburgasının üzerinden yükseliyor.
Üç şehir…
Üç ayrı coğrafya…
Ama hafızamda birleşen tek bir koku.
Demek ki bazı kokuların sınırı yok.
Bir dağın eteğinden çıkar, binlerce kilometre ötede başka bir sofrada insanın karşısına yeniden çıkar.
İnsan memleketini bazen bir manzarada değil, bir kokuda buluyor.
Ben Maraş’ı ve Semerkant’ı bu defa Marakeş’te bir kuzu kaburgasının üzerinde buluyorum.
Marakeş’te yeşil çay geliyor önüme.
Nane kokusu yükseliyor fincandan.
Bir an öyle hissediyorum ki, sanki bu çayı da kadim topraklardan gelen bir yolcu getirmiş buraya.
Belki Horasan’dan…
Belki İran üzerinden…
Belki Şam’ın, Suriye’nin kadim yollarından geçerek…
Gazâlî’nin izini taşıyan o uzun ilim ve medeniyet coğrafyasından süzülüp Marakeş’in sofralarına kadar ulaşmış gibi.
Bir bardak çayın bu kadar uzun bir hikâyesi olabilir mi?
Olabilir.
“Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!”
Mısralarıyla Üstad’ı anarak devam ediyorum yazmaya, Mehmet’im, diyorum.
Çünkü medeniyet bazen kitaplarla değil, bir fincanın buharıyla da yolculuk eder.
İnancımın gölgesi nereye gitsem kendini hatırlatıyor sanki.
Maraş…
Özbekistan…
Marakeş…
Sanki bir üçgenin üç köşesi.
Ve ben şimdi, bu uzun yolculukta o üçgenin eksik kalan iç açılarını tamamlıyorum.
Bir köşesinde Maraş’ın şiiri, hafızası ve Ahir Dağı’nın kekiği…
Bir köşesinde Semerkant’ın, Buhara’nın ve Taşkent’in ilim mirası…
Diğer köşesinde Marakeş’in kızıl duvarları, Kütübiye’nin gölgesi ve naneli yeşil çayı…
Coğrafyalar değişiyor.
Diller değişiyor.
Ama ruh aynı yerden konuşuyor.
Belki de benim yolculuğum şehirleri gezmekten çok, birbirinden uzak görünen bu üç köşe arasındaki görünmeyen çizgileri bulmak.
Ve her gittiğim yerde biraz daha anlıyorum:
İnsan bazen dünyayı dolaşmaz.
Kendi medeniyetinin izlerini takip eder.
Ben de nereye gitsem, inancımın, hafızamın ve medeniyetimin gölgesi peşimden geliyor.

