Hangi rejim partileri kapatır?
00:00, 29/03/2008, CumartesiG: Güncelleme: 00:06, 29/03/2008, Cumartesi
Yeni Şafak
Hangi rejim partileri kapatır?
Siyasi partilerin kapatılması rejimi, II. Dünya Savaşı sonrasında kimi Batılı demokrasilerde ortaya çıkan militan/demokrasi anlayışının bir sonucudur. Türkiye AK Parti ve DTP davalarında bir tercihle karşı karşıya
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından AK Parti aleyhine açılan kapatma davasıyla birlikte bütün gözler bir anda siyasi partilerin kapatılması rejimine çevrildi. Halkın yarısına yakınının desteğini alarak temsil gücünü ve demokratik meşruiyetini ispat etmiş iktidardaki bir parti hakkında kapatma talebiyle dava açılması, hem kapatma rejiminin gözden geçirilmesini zorunlu kıldı, hem de bu konuda yeni arayışlara yol açtı. Kanımız odur ki; Türkiye'nin eksik/yarı demokrasisini evrensel standartlara kavuşturabilmek için, söz konusu arayışlarda -mevcut krizi aşmaya yönelik geçici formüller üzerinde değil- siyasi partiler alanında yaşanan sorunlara kalıcı çözümler üretebilen formüller üzerinde yoğunlaşmak gerekir.
Siyasi partilerin kapatılması rejimi, II. Dünya Savaşı sonrasında kimi Batılı demokrasilerde ortaya çıkan militan/mücadeleci demokrasi anlayışının bir sonucudur. Militan demokrasi anlayışına göre; demokratik düzeni açıkça tehdit eden ve sona erdirmeyi gaye edinen faşizm, nasyonal sosyalizm, komünizm ve benzeri totaliter akımlar karşısında demokrasilerin kendilerini koruma hakları vardır. Demokrasilerin kendilerini ortadan kaldırmayı amaç edinen ideolojilerin mensuplarının ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kısıtlaması ve bunlara karşı toplumsal yaşamın her alanında aktif bir karşı duruş sergilemesi son derece doğaldır, hatta olması gerekendir.
MİLİTAN DEMOKRASİLERDE PARTİ KAPATILIR
1930'lar dünyasına hâkim olan koşulların ürünü olan militan demokrasi, "özgürlüğü yok etme özgürlüğü"nün olup olmadığıyla yakından irtibatlı olup, kendi içinde çözülmesi güç bir çelişkiye sahiptir. Bu çelişki, demokrasinin kendini koruması adına -var oluş sebebine aykırı bir biçimde- özgürlükleri kısıtlamasıdır. Teoride bu çelişkinin üstesinden gelmek güçtür, pratikte ise bu çelişkinin demokrasiyi demokrasi yapan değerleri/özgürlükleri ortadan kaldırma ihtimali son derece yüksektir. İşte gerek teoride ve gerek pratikte demokrasinin özünü tahrip etme potansiyeline sahip olduğu içindir ki militan demokrasi Batı'da yaygınlaşmamış ve/veya süreklileşmemiş, "liberal demokrasinin tarihsel gelişimi içerisinde ortaya çıkan bir parantez" olarak kabul edilmiştir.
Ne var ki Batı'da pek de matah sayılmayan militan demokrasi Türkiye'de her daim gözde bir akım olagelmiştir. Nitekim bu ülkede klasik liberal demokrasinin bir türlü arzu edilen seviyeye ulaşamamasının en önemli nedenlerinden biri de, temellerini "bürokratik vesayet rejimi"nden alan "militan demokrasi" anlayışı ve uygulamasıdır. 82 Anayasası ve ona eşlik eden Siyasi Partiler Kanunu, militan demokrasinin normatif çerçevesini oluşturan metinlerdir. Zira her iki hukuki metin, siyasal sahanın sınırlarını resmi ideolojiyle çizmiş ve böylece sınırlı bir çoğulculuk anlayışını somutlaştırmışlardır. Daha açık bir ifadeyle, politik alan, normatif düzenlemelerde ifadesini bulan resmi ideolojinin dışındaki düşüncelere kapatılmış; siyaset, dar alanda kısa paslaşmalar şeklinde oynan bir oyuna indirgenmiştir.
Türkiye'de militan demokrasinin "sınırlı politik alan" teorisinin en çok tatbik edildiği alan siyasal partiler rejimi oldu. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, Türkiye'de siyasi partilerin faaliyet özgürlüğüne yönelik aşırı kısıtlayıcı tavır militan demokrasi anlayışının en uç örneğidir. Esas itibariyle Türkiye pratiğinin, militan demokrasi anlayışını aşan bir özelliği söz konusudur. Zira Türkiye'de -demokrasiyi ya da özgürlükleri koruma adına değil- statükoyu kollama adına siyasi partilerin faaliyet özgürlükleri kısıtlandı ve partilerin kapatılması yoluna gidildi. Burada esas amaç, bürokratik-seçkinci ideolojiyi ve bunun üzerine yaslanan "müesses nizamı" korumak oldu.
Bürokratik-seçkinci ideoloji, demokratik siyasetin "kırmızıçizgileri"ni belirler. Bu sınırlar dâhilinde yürütülen siyasi faaliyetleri meşru, bunun dışında kalanları ise gayrimeşru addeder ve sınırı ihlal etme cüretini gösterenleri tez yoldan tasfiye eder. Bu ideoloji iki noktaya istinat eder: Militan laiklik anlayışı ve dışlayışı milliyetçilik ilkesi. Bu ideolojik dayanaklar, aynı zamanda Cumhuriyet ile yaşıt olan ve her dem tazeliğini/sıcaklığını koruyan iki önemli sorununa da kaynaklık teşkil eder. Türkiye'nin toplumsal fay hatları üzerinde bulunan ve kırılganlık kat sayısı yüksek olan bu iki temel sorun, "din sorunu" ve "Kürt meselesi"dir.
Şayet Türkiye normal bir liberal demokrasi olsa idi, siyasal partiler bu başat problemleri kendi ideolojik konumlarına göre tarif eder, çözüme dair farklı alternatifler üretir ve demokratik müzakere yoluyla -birbirlerini ve halkı ikna etmeye gayret sarf ederek- bunların çözümüne katkı sunarlardı. Fakat Türkiye, militan demokrasinin ekstrem bir örneği olduğu için siyasi süreç hiçbir zaman bu biçimde işlemedi, aksine bu konularda devletin doğrularını paylaşmayan siyasi partilere hayat hakkı tanınmadı. Gerek dinsel, gerekse etnik kimlik taleplerine duyarlı olan ve bu taleplerin kamusal alana aktarılmasında aracılık eden siyasi partiler, her zaman için "Demokles'in Kılıcı" gibi tepelerinde duran "kapatma tehdidi" altında yaşamak durumunda bırakıldılar.
Türkiye'nin çok partili siyasi hayatını, bürokratik-seçkinci ideolojide karşılığı olmayan veya bu ideolojinin kabullerine karşı çıkan bütün partilerin kapatılmasının tarihi olarak okumak mümkündür. Çok partili siyasi hayata geçilen günden bugüne gelinceye değin toplam 26, Anayasa Mahkemesinin (AYM) kurulmasından sonra ise 24 siyasi partinin kapısına kilit asılmıştır. Bu partilerden 13'ü bölünmez bütünlük ilkesini (Kürt meselesi), 4'ü ise laiklik ilkesini (din sorunu) ihlalden dolayı kapatılmıştır. Hâlihazırda AYM önünde olan iki kapatma davasından birinin DTP'ye, diğerinin ise AK Parti'ye ilişkin olması manidardır.
Gerek siyasi partilere ilişkin mevzuatın anti-özgürlükçü niteliğinden, gerek bu mevzuatı "hak-eksenli" değil de "katı pozitivist" bir yaklaşımla yorumlayan AYM'nin tavrından kaynaklanan nedenlerle Türkiye'de ardı sıra partilerin kapatılmasındaki murat; siyasi partileri halkın teşekkülleri olmaktan çıkarıp, tıpkı tek-parti rejimlerinde olduğu gibi devletin partileri haline getirmektir. Bu bağlamda güncel hal değerlendirildiğinde, bugün için istenenin sadece CHP ve DSP ile bu partilere akraba olan diğer ulusalcı-laik partilerin siyasi arenada boy göstermelerini sağlamak olduğu söylenebilir.
KAPATMAYI ZORLAŞTIRMAK ÇÖZÜM DEĞİL
Türkiye'deki ideolojik hegemonya ve bunu koruyup kollamaya çalışan yargı bürokrasisi var olduğu müddetçe, bir nevi "devlet partisi" niteliğini haiz partilerin dışında kalan her partinin -ne oranda oy almış olursa olsun- kapatılma tehdidini sürekli olarak ensesinde hissetmesi kaçınılmazdır. Sürekli olarak korku ve endişe içinde yaşayan siyasi partilerle ise, ne tam bir demokrasi kurulabilir, ne de böyle bir demokrasi işletilebilir. Zira böylesi bir ortamda, demokratik siyaset açısından hayati önemi haiz temsiliyet ilişkisini güçlendirmek, siyasi katılımı yaygınlaştırmak, demokrasiye olan güveni pekiştirmek ve siyasetin kurumlaşmasını sağlamak mümkün olamaz. Türkiye'nin yıllanmış sorunlarını demokrasi içinde diyalog ve müzakereye dayalı yöntemlerle çözebilmesi, siyasi partilerin herhangi bir korku ya da tehdit altında olmaksızın faaliyetlerini sürdürmelerine bağlıdır.
Bu durumda yapılması gereken, siyasi partilerin kapatılması müeyyidesine son vermek olmalıdır. Hak ve özgürlüklere ilişkin ilkesel duruş bunu gerektirir. Zira, tıpkı ölüm cezasına karşı olunduğu gibi, siyasi partilerin kapatılmasına da karşı olunmalıdır. Nasıl ki, gerçek kişilere verilen ölüm cezasına, yaşam hakkının özünü yok ettiği için karşı çıkılıyorsa, aynı şekilde tüzel bir kişilik olan siyasi partinin kapatılması müeyyidesine de, siyasi parti özgürlüğünün özünü yok ettiği için karşı çıkılmalıdır.
En son yaşadığımız olay (AK Parti hakkında kapatma davası açılması), parti kapatmayı zorlaştırmanın çözüm olamayacağını ortaya koymaktadır. Eğer Türkiye'ye özgü şartlardan söz edip buna uygun bir düzenleme yoluna gidilecekse, bu şartların, parti kapatma rejimine son vermeyi gerekli kıldığını hatırdan çıkarmamız gerekir. Ayrıca, pratik sonuçları itibariyle değerlendirildiğinde de, siyasi partilerin kapatılmasının kendinden beklenen yararları sağladığı da söylenemez. Kapatılan her siyasi partinin devamı niteliğinde yeni bir partinin kurulup siyaset arenasında yerini aldığı biliniyor. Dolayısıyla, pratik sonuçları itibariyle de hiçbir yarar sağlamadığı açık olan bu sistemin terk edilmesi en doğru olanıdır.
* Prof. Dr., Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi
Başlıklar :
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.