Dünya Ortadoğuda Baas yeniden umut olabilir

Ortadoğu’da Baas yeniden umut olabilir

Ortadoğu’nun siyasi tarihi üzerine pek çok şey yazılırken ideolojiler konusu derinlemesine incelemeye tabi tutulmadı. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Zekeriya Kurşun’un editörlüğünde Vadi Yayınları'ndan çıkan “Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler” kitabı, konunun uzmanları tarafından Ortadoğu’yu şekillendiren ideolojilere ışık tutmak amacıyla hazırlandı. Gerçek Hayat dergisinden Sevda Dursun, bu vesileyle Zekeriya Kurşun ile yeni kitabı üzerine anlamlı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Sevda Dursun Yeni Şafak
Zekeriya Kurşun, Oratdoğu'nun kendisini inşa konusunda çok büyük bir gayret göstermediğini söylüyor.
Zekeriya Kurşun, Oratdoğu'nun kendisini inşa konusunda çok büyük bir gayret göstermediğini söylüyor.

Baas rejiminden Siyonizm’e kadar tüm ideolojileri irdelerken, coğrafyanın kaderinin kimlerin elinde olduğu gerçeği bir kez daha önümüze serildi. Zekeriya Hoca, Ortadoğu’nun bu hâle gelmesinin ana sebeplerinden bir tanesinin Baas rejimi olduğunu söylerken, Mevcut yapının başarısızlığından dolayı Baas’ın yeniden toplumsal umut olma ihtimalinin altını çiziyor.

Ortadoğu’nun siyasi tarihi üzerine pek çok şey yazılmışken, bölgeyi şekillendiren ideolojik eğilimler üzerine yeterli çalışma yapılmadı. İdeolojiler üzerine yeterli çalışma yapılmaması, bölgedeki ideolojilerin dağınık olmasından dolayı mı, yoksa mayınlı bölge mi?

Esasında Ortadoğu tanımı üzerinde bile hala anlaşma sağlanamadı. Bu yüzden herkes bir tarafından çekiyor. Batı bölgeyi ötekileştirirken, coğrafyanın içindeki entelektüeller de miras aldıkları büyük bir travmanın tesiri ile bu konuya gerçek manasıyla eğilemiyorlar. Diğer taraftan bölgenin iç dinamikleri de sürekli değişkenlik gösterdiğinden kurucu ideolojilere bütüncül bir yaklaşım sergilenememiş ve mayınlı alan olarak kalmıştır.

İslamcılık, Osmanlının dağılmasına engel olamadı. Ulus devlet modası beraberinde milliyetçilik akımını getirdi. Milliyetçiliğin Ortadoğu ülkelerine getirdikleri ve götürdükleri nelerdi?

İslamcılığın ilk hâli olan İttihad-i İslam fikri, Osmanlı devletini toparlayamadı. Kendisinden beklenen sonuç alınamadı. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu düşünce en azından Osmanlı devletinin ömrünü uzattı. Bu da Osmanlı sonrası ortaya çıkan perişanlığı erteleyebildi. Elbette Osmanlı entelektüelleri de Batı’da yeni devlet formu olan ulus devlet modelinden etkilendiler. Bu konuda Osmanlı’nın hem gayrı Müslim ve hem de Müslüman unsurları arasında yeni arayışlar baş gösterdi. Ancak adı milliyetçilik olsa bile bu Batılı anlamda olmayan bir milliyetçilik olmuştur. Zaten gerek bölgenin tarihî alt yapısı ve gerekse Osmanlı mirası Ortadoğu’da modern milliyetçiliğin gelişmesi için uygun bir zemin değildir. Daha çok ıslahatçılar-reformcular, federalistler veya modernistler diyebileceğimiz kimselerin kullandıkları, eski söylemden kopmuş ve modern milliyetçi anlatıma yakınlaşan dilleri onların milliyetçi anılmasına sebep oldu. Dönemin dili iyi tetkik edildiğinde bu gerçek açıkça ortaya çıkacaktır. Kimi söylemler doğrudan milliyetçiliğe hatta ırkçılığa yakın dursa da hiçbir zaman Ortadoğu’da Batılı anlamda bir milliyetçilik anlayışı egemen olmadı.

SURİYE’NİN BU HALE GELMESİNİN ANA SEBEBİ BAASÇILIK

Milliyetçilik akımlarının ardından Arap coğrafyasında yaygın olan Baas rejimleri doğdu, bunu neye bağlıyorsunuz?

Özellikle Suriye’de Baas yapılanmasını güçlendiren şey, batı mandası döneminde batılı değerleri öğrenmiş olmaları ve bu değerler karşısında ikinci sınıf vatandaş olmaları ve Fransızların bıraktığı mirasa karşı direniş göstermeyi amaçlamaları. Fakat toplumun yapısı ile çok uyumlu olmayan bu hareketler, zaman içerisinde toplumdan destek bulamadığı için, halkı baskı altında tutacak militer birtakım güçlerle egemenliklerini ya da fikirlerini empoze ettiler. Nitekim Suriye’de yaşanan bu olmuştur. Nihayetinde Suriye’ye baktığımızda bugüne ulaşan süreçte bu Baasçı anlayışın ve algının hâlâ kendi toplumuyla, kendi halkıyla savaştığını görüyoruz. Esed, ilk hareketler ortaya çıktığında toplumun hür iradesini ortaya koymayı gerçekleştirmiş olsaydı, iktidarda devam edemeyeceğini biliyordu. Bunun için büyük çoğunluğu rahatlıkla feda edebildi. Tek sebep bu olmasa bile, Suriye’nin bu hâle gelmesinin ana sebeplerinden bir tanesi Baas rejimidir.

BAAS REJİMİ YENİDEN UMUT OLABİLİR

Irak’taki durum biraz daha farklıydı ama sonuca bakınca değişen pek bir şey olmadı…

Irak’ta Baas rejimi sözde sosyalizmi daha doğrusu paylaşımı öne çıkartan ve halkın çıkarlarını öne almaya çalışan rejim olarak kendisini sunmuş olmasına rağmen emperyalizmin adeta şamar oğlanına dönüştü. Bunu Irak-İran ve Körfez savaşlarında gördük. Batının, özellikle de ABD’nin frankeştaynı olarak gördükleri Saddam’ın şahsında temsil edilen bu rejimden kurtulmak adına maalesef Irak alt üst edildi. Ve hâlen Irak’ta ciddi bir toparlanma sağlanamadı. Çünkü Baas rejimi Irak devletinin kılcal damarlarına kadar yerleşmiştir. Baas’tan olmayanlara devlet içerisinde herhangi bir hak tanınmıyordu. Bu sistem ortadan kaldırılırken de kısmen yetişmiş olan Baasçı kadroların tamamının tasfiye edilmesiyle birlikte, yeni kurulan yapı içerisinde yetişmemiş unsurlar öne çıktı. Baas’ın bıraktığı miras yeni bir devletin ortaya çıkmasına engel olmuştur diyebiliriz. Benim dikkatimi çeken bir husus daha var ki, belki bu örnek gelecekte Suriye için de geçerli olacak, Baasçılar her ne kadar devletten uzaklaştırılmış olsa bile birçok noktalarda hâlâ etkinliğini koruyor. Mevcut yapının başarısızlığından dolayı ise yeniden toplumsal umut olma ihtimali var.

Nasıl yani, Ortadoğu’yu bugünkü hâle getiren Baas rejimi yeniden toplum için umut mu olacak?

Tabi, çünkü mevcut rejim, toplumun sorunlarına çözüm bulamıyor. Şu anki Irak yönetimi, İran’la ABD arasında ciddi anlamda bir sıkıntı yaşıyor. Hatta dikkat ederseniz son seçimlerden sonra başbakan, ilan ettiği kabinesini kabul ettiremedi. Oradaki sisteme göre hâlâ bazı bakanlıklar vekâletle yönetiliyor. Böyle bir sistemin olduğu yerde doğal olarak Baas veya türevi anlayışlar olacaktır. Suriye için de aynı şey geçerli. Baas rejimi bütünüyle ortadan kalkmış ya da sosyalizmin dünya genelindeki prestij kaybına paralel olarak onun uzantıları olan rejimler kaybolmuş şeklinde algılanması yanış olur.

Sosyalizm bir tek Arap dünyasında mı baskıcı rejimlere dönüştü?

Bu tartışılabilir tabi, bütün sosyalist rejimlerde tek parti egemenliği vardır ve o tek partinin imkân sunduğu ölçüde toplum özgürlüklerini gerçekleştirebiliyor. Başka ülkelerdeki uygulamalar ile buradakilerin çok farklı olmasının sebeplerinden bir tanesi sosyolojik yapı. Baas rejimlerini bütünüyle sosyalist rejimler olarak görmek de yanlış olabilir. Yerel birtakım özellikleri barındırıyor ama genellikle baskıya imkân sağlayacak diğer ülkelerdeki parti iktidarı yerine, burada zümre iktidarları ortaya çıkıyor.

YENİDEN İNŞA SÜRECİ ORTADOĞU’DA DA YAŞANIYOR

Dünya milliyetçi bir cepheye doğru giderken, Ortadoğu’yu bu saatten sonra hangi ideoloji kurtarabilir? Böyle bir alt yapı hazırlığı var mı?

Ortadoğu’nun bir problemi de bugüne kadar son 100 yılda Ortadoğu’yu kuran ideolojiler diye bahsettiğimiz ideolojilerle uyum sağlayamadığı hâlde, kendisine yeni bir ideoloji için bir hazırlık yapmamış olması. Bunun en önemli sebebi, Ortadoğu tarihi içerisinde, 1. Dünya Savaşı’ndan önceki süreçte, belki orta çağlardan itibaren başlamış olan o altın devir mirasını tüketen bir toplum olması. O mirasa döndüğünde, yeniden o parlak günlere ulaşabileceğini, toplumun refahını sağlayabileceğini düşünen bir yapısı vardı ve hâlen bu devam ediyor. Dolayısıyla kendisini inşa konusunda çok büyük bir gayret göstermedi. Belki bu mânâda bir inşa veya ihya diyebileceğimiz “Müslüman Kardeşler Hareketi” ortaya çıkmıştır. Müslüman Kardeşler Hareketi her ne kadar sosyal, toplumsal, dini hayatta ve muhalefetin oluşmasında etkin bir rolü olmuş olsa da, iktidar oluşturabilecek bir program ortaya koyamamıştır. O da yine geçmiş parlak dönemin tesirinden kurtulamamıştır diyebiliriz. Dolayısıyla Ortadoğu’nun bu anlamda geleceği ile ilgili endişe duymak gerekiyor. Milliyetçilik gibi kavramların kısmen toparlayıcı özelliği olsa da, Ortadoğu gibi çatışmaya hazır bir toplumda zararları olabilir. Bu yüzden dengeli gidilmesi gerekiyor. Batıya baktığımızda aslında benzer süreçleri onların da yaşadıklarını rahatlıkla görürüz. Anormal görünen şey, gelenekleri, dini, geçmişteki yaşama biçimi ya da geçmişteki medeniyetler bakımından bu çatışmalar, bu sorunlar ‘olmaması gerektiği için’ bizi rahatsız ediyor. Yoksa tarihsel bir yaklaşımla değerlendirirseniz, batıdan başlayan o ‘kendini yeniden inşa etme’ süreci burada da yaşanıyor diyebiliriz.

TÜRKİYE BÖLGEDE İYİ BİR LABORATUVAR

Türkiye’nin durumu biraz daha farklı bu bölgede. Türkiye’nin öncülüğünü nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye, Ortadoğu coğrafyası içerisinde, büyük ölçüde çatışma kültürünü geliştirmeden, mevcut modern ideolojilerin, aynı zamanda kendi tarihî birikiminin de getirdiği imkanlarla Ortadoğu için önemli bir laboratuvar olmuştur. Bunun büyük ölçüde sebebini, Tanzimat sürecinde başlayan ve bugüne gelen değişim ve dönüşümler olarak sayabiliriz. Elbette ki bu süreç her zaman olumlu devam etmedi. Darbeler, toplumsal baskılar yaşandı, azınlık anlayışların çoğunluk üzerinde etkili olduğu dönem oluştu, modernite yanlış yorumlandı falan. Fakat bütün bunlara rağmen burada yeni fikirler, yeni düşünceler oluştu. Bugün Türkiye’nin geldiği siyasî olgunluk, bütün Ortadoğu ülkelerinde beklenen bir olgunluktu. Bu bahsettiğimiz dönüşüm merkezi taşraya doğru itiyordu ama taşradaki etkisi tamamlanamadan, 1. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkması, o bölgelerin Osmanlı merkezinden kopması, oralarda ayrı ayrı manda yönetimleri ve bağımsız unsurların oluşması, Türkiye’deki değişimin orada meydana gelmesine imkân vermedi. Öyle ümit ediyorum ki, Türkiye eğer bu yaşadıklarını, bu tepkimelerini iyi bir sonuca ulaştırabilir ve kendini kanıtlayabilirse, yeniden bu bölgelerde ideolojik anlamda da etkin bir ülke ve etkin bir model olabilir.

İran Milliyetçiliğine gelecek olursak, Arap ve Türk karşıtı söylemleriyle Ortadoğu bölgesinde yayılmacılık göstermeye devam eden İran milliyetçiliğinin hâlâ aktif olmasını nasıl açıklarsınız?

Asırlarca aynı coğrafyada âdeta etkisiz bir unsur olarak kalmış olan İran, ilk defa bir Türk hanedanlığı olan Safeviler sayesinde coğrafyasının dışında varlık göstermeye niyetlendi. Ancak aynı asırlarda İslam dünyasında hem fizikî ve hem de psikolojik üstünlük sağlayan Osmanlı devletinin varlığı bu yayılmayı önledi. İki rakip güç de farklı unsurlardan meydana gelen toplulukları idare ettiklerinden, bir unsura (Fars-Türk) dayanarak rekabet etmek yerine mezhebî rekabeti tercih ettiler. Elbette bu süreçte yine kazanan taraf Osmanlı olmuş ve asırlarca hem Sünni ve hem de kendi şemsiyesi altındaki Şiilerin hâmisi olmayı sürdürmüştür. İran tekrar içine kapandığında paradoksal bir biçimde Şiilikten beslenen bir kavmiyetçiliği keşfetmiş ve kısman iç entegrasyonunu bunun üzerine bina etmiştir. 1979 sonrasında bile İran devrimi kendini yeniden bu miras üzerine inşa etti. Bir tarafta Şii akideye sıkı sıkıya bağlılık, diğer tarafta Safevi yayılmacı fikrini Fars yayılmacılığına tahvil edip; esasında içinde çelişkiler barındıran bir kimlik siyaseti geliştirdi. Ortadoğu’da yaşanan her gelişmeden istifade ederek nüfuz avcılığına kalkan İran kısmen başarılı oldu da diyebiliriz. Hatta bu sayede, Safevilerden sonra tarihinde ilk defa, içeride güçlü bir Fars milliyetçiliğine, dışarıda Şiilik akidesine dayanarak kendi tabii coğrafyası dışında operasyonel güce ulaştı.

EN KULLANIŞLI HAREKET: KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ

Yine bölgenin bir sorunu olan Kürt milliyetçiliği hakkında neler söylersiniz?

Kürt milliyetçiliği ideolojik bir zemine dayanmaz. Daha ziyade dünya iki kere yeniden kurulurken kenarda kalmanın veya tutulmanın psikolojisi ile eyleme geçen bir harekettir. Bu yüzden Kürtlerin yaşadıkları farklı coğrafyalarda hatta Kuzey Irak örneğinde olduğu gibi aynı coğrafyada bile Kürt milliyetçiliğinin birçok yorumu bulunmaktadır. Mutlak bir ideolojisinin olmaması ve sürekli aksiyona bağlı varlık göstermesi yüzünden küresel güçlerin en kolay kullanabildiği hareket olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Ve tabii ki ümmetçilik de İslam coğrafyasında toparlayıcı bir unsur. Hangi yönleriyle İslamcılıktan ayrışıyor?

Ümmetçilik her ne kadar İslamiyet’in öngördüğü Müslüman kardeşliğinin siyasi anlatımı ise de tarih boyunca varlığını güce bağlı olarak sürdürebildi. Açık söylemek gerekirse İslam toplumlarını yönetebilecek, etkileyecek veya yönlendirecek büyük bir güç olduğu zaman ümmet olabilmiştir. Yoksa romantik ümmet söylemi tarih boyunca hiçbir zaman toparlayıcı bir enstrüman oluşturamadı. 19. yüzyıldan itibaren daha sıklıkla kullanılan bu kavramın bugün yeniden yorumlanmaya ihtiyacı var. Ümmetçilik, İslamcılık ideolojisinin yakaladığı standardizasyonu, mutlak vahdeti içermez. Daha çok, çokluk içinde birliği/vahdeti önerir. Sanırım bugün bunun üzerinde daha fazla durulmalı.

SİYONİZM ZİHİNSEL SINIRLARI DA İNŞA ETTİ

Ortadoğu’yu kuran ideolojilerden söz ederken, Siyonizm’den söz etmeden olmaz. Yoksa asıl sınırları çizdiren mesele Siyonizm miydi?

Ortadoğu, elbette bu coğrafyanın ürettiği bir kavram değil. Aynı şekilde ideoloji kavramı da dışardan ithal edilmiş bir kavramdır. Ancak kabul etmeliyiz ki Modern Ortadoğu’yu kuran da “Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler” kitabında sözünü ettiğimiz doktrinlerdir. Hepsi Ortadoğu’nun siyasî, sosyal ve ekonomik hayatına dokunmuş olmakla birlikte hala yerlileşememişlerdir. Diğer taraftan bu coğrafyaya hiç mi hiç uyum gösteremeyen Siyonizm gibi sadece Yahudilere has ve başkaları ile paylaşılmayacak saldırgan bir ideoloji daha var. Bu ideoloji bölgenin diğer aktörlerinin davranışlarına etki ettiği hatta zaman zaman tepkilerini belirlediği için de bu coğrafyanın bir ideolojisi olarak ele alınmaktadır. Elbette Siyonizm tarihi bize aynı zamanda bölgede sınırların şekillenmesini hatta zihinsel sınırların oluşmasını da göstermektedir. Nitekim Siyonizm, Birinci Dünya Savaşı'nda hiçbir cephesi olmamasına rağmen bütün cephelerin galibi gibi sonuç elde etmiştir.

Bir baskı unsuru olarak Feminizm, Ortadoğu ülkelerinde ‘İslami Feminizm’ olarak görüldü ve Arap Baharı ile birlikte değişimin tetikleyicisi oldu. Ortadoğu’da Feminizm, yeni sistemlerin kurulmasında öncü rol oynar mı?

İslam dünyasında feminizm veya kadın hareketlerine maalesef çoğu kere negatif anlamlar yüklenmektedir. Oysa toplumsal dönüşümler, kadın nüfusunun erkek nüfus ile eşitlenmesi hatta yer yer öne geçmesi gibi en temel sebepler bile kadın hareketlerine daha pozitif anlam yüklemeyi zorunlu hale getirmektedir. Bu yüzden bugün net bir söyleme dönüşmemiş olsa bile yakın gelecekte İslami feminizmden daha fazla söz edileceğinde kuşku yoktur. Sizin de dediğiniz gibi Arap Baharı sürecinde ve hâlen devan eden toplumsal taleplerde kadınların rolüne bakarak bunu tahmin etmek zor değil. Burada asıl mesele “İslami feminizm” ile evrensel feminizm arasındaki, ilişki ve sınırların nasıl belirleneceğidir.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.