15 Temmuz: Örgütlerden zihniyetlere hakikat tekelciliğiyle mücadele

04:00, 15/07/2026, ÇarşambaG: Güncelleme: 04:27, 15/07/2026, Çarşamba
Yeni Şafak
15 Temmuz: Örgütlerden zihniyetlere hakikat tekelciliğiyle mücadele
İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

Hakikat tekelciliği, dinî olduğu kadar ideolojik ve seküler yapılarda da görülebilen evrensel bir zihniyet problemidir. Bir düşüncenin, bir ideolojinin veya bir hareketin kendisini mutlak hakikatin tek temsilcisi olarak görmeye başlaması, hangi kavramlarla ifade edilirse edilsin benzer sonuçlar üretme potansiyeli taşır.

Prof. Dr. Mahmut Aydın - Samsun Üniversitesi Rektörü

Aradan on yıl geçti. On yıl, toplumsal hafızanın ilk sarsıntılarının büyük ölçüde geride kaldığı, olayların daha soğukkanlı, daha analitik ve daha derinlikli biçimde değerlendirilebildiği önemli bir tarihsel eşiktir. Bugün artık 15 Temmuz’u, nasıl gerçekleştiğinin ötesinde, onu mümkün kılan düşünsel ve ahlaki zemin üzerinden değerlendirebilme imkânına sahibiz.

İlk yıllarda güvenlik, hukuk ve siyaset eksenli değerlendirmelerin öne çıkması son derece doğaldı. Çünkü devlet, FETÖ terör örgütünün millet iradesine ve anayasal düzene yönelik darbe girişiminin ardından kendisine yönelen bu tehdidi bertaraf etmek, örgütsel yapıyı tasfiye etmek ve benzer girişimlerin tekrarını önleyecek kurumsal tedbirleri almak zorundaydı. Aradan geçen on yılda bu alanlarda önemli ilerlemeler sağlanmış, örgütsel yapı büyük ölçüde tasfiye edilmiş ve devletin kurumsal kapasitesi belirgin biçimde güçlendirilmiştir. Ancak geçen on yıl, örgütleri tasfiye etmenin tek başına yeterli olmadığını da göstermiştir. Çünkü örgütler ortadan kaldırılabilir; fakat onları üreten zihniyet dönüşmediği sürece aynı sorunun farklı isimler ve farklı yapılar altında yeniden ortaya çıkması kaçınılmazdır.

HAKİKAT TEKELCİLİĞİ

Bugün üzerinde durulması gereken asıl mesele, kendi milletine silah doğrultabilecek, devletin kurumlarını ele geçirmeyi dinî ve ahlaki bakımdan meşru görebilecek bir örgütsel yapıyı nasıl bir zihniyetin mümkün kıldığıdır. Kanaatimce bu sorunun cevabı, tek bir örgütün tarihinde değil, onu mümkün kılan hakikat anlayışında, otorite tasavvurunda ve ahlak anlayışında aranmalıdır. Çünkü bu üç alan birbirinden bağımsız değildir. Hakikate ilişkin tasavvur bozulduğunda, otorite anlayışı da değişmekte, otorite anlayışındaki bozulma ise zamanla ahlaki muhakemeyi dönüştürmektedir. İşte bu sürecin başlangıç noktasında hakikat tekelciliği yer almaktadır.

Hakikat tekelciliği, insanın kendi yorumunu mutlak hakikatle özdeşleştirmesidir. Böyle bir anlayışta kişi ya da grup, hakikati arayan değil, ona sahip olduğunu düşünen bir konuma yerleşir. Hakikat araştırılan bir değer olmaktan çıkarak sahip olunan, başkaları adına hüküm verilen bir ayrıcalığa dönüşür. İnsanlık tarihi boyunca din adına üretilen şiddetin, dışlayıcı ideolojilerin ve kapalı yapıların ortak zihniyet kodlarından biri de budur.

NEYİN MURAD EDİLDİĞİNİ EN İYİ ALLAH BİLİR

Oysa İslam ilim geleneği bize bunun tam tersini öğretmektedir. İslam düşüncesinde mutlak hakikat Allah’a aittir; insanoğlunun bu hakikati anlama ve yorumlama çabası ise daima beşerîdir. Bu nedenle hiçbir dinî yorum ilahî hakikatle özdeşleştirilemez. Nitekim klasik dönem müfessirleri ve fakihleri, yorumlarını Allāhu a’lem bi murādihī yani “Neyin murad edildiğini (ne kastedildiğini) en iyi Allah bilir” sözüyle tamamlamışlardır. Bu ifade, insan yorumunun beşerî ve sınırlı, ilahî hakikatin ise mutlak olduğunu kabul eden köklü bir epistemolojik anlayışı yansıtmaktadır.

İşte bu yaklaşım, epistemolojik tevazudur. İnsan kendi bilgisinin sınırlı olduğunu kabul ettiği ölçüde hakikate yaklaşabilir. Hakikat tekelciliği ise bunun tam tersine epistemolojik kibir üretir. Kendi yorumunu mutlaklaştıran yapı, zamanla eleştiriyi gereksiz, farklı düşünceyi ise tehdit olarak görmeye başlar. Böylece din ile dinî yorum arasındaki sınır silikleşir, beşerî olan ilahî bir dokunulmazlık kazanmaya başlar.

KAPALI YAPILARIN EN TEHLİKELİ KIRILMA NOKTASI NEDİR?

Hakikatin temsilini tekeline alan bir yapı için otoritenin merkezileşmesi de kaçınılmazdır. Çünkü mutlak hakikati temsil ettiğine inanan bir kişi, grup veya oluşum, zamanla o hakikati yorumlama ve başkaları adına hüküm verme yetkisinin de sadece kendisine ait olduğunu düşünmeye başlar. Böylece epistemolojik tekel, otorite tekeline dönüşür. Artık otoriteye yöneltilen her eleştiri, hakikatin kendisine yapılmış bir itiraz olarak görülür. Böylece lider, sıradan bir yönetici olmaktan çıkarak hakikatin temsilcisi ve nihai yorum mercii hâline gelir.

İşte kapalı yapıların en tehlikeli kırılma noktası burasıdır. Çünkü hakikatin tek elde toplandığı yerde eleştiri sadakatsizlik, sorgulama ise itaatsizlik olarak yorumlanır. "Bu doğru mudur?" sorusunun yerini "Lider ne diyor?" sorusu alır. Böylece muhakemenin yerini teslimiyet, vicdanın yerini aidiyet almaya başlar.

Oysa sağlıklı bir gelenekte otorite eleştiriden muaf değildir. Hz. Ebû Bekir’in halife seçildiğinde söylediği, “Doğru olduğum sürece bana uyunuz, yanlış yaptığımda ise beni düzeltiniz” sözü, İslam siyaset geleneğinin otorite anlayışını özetlemektedir. Burada yönetici kendisini hakikatin sahibi değil, hakikate karşı sorumlu bir emanetçi olarak görmektedir. Aynı şekilde İslam ilim geleneğinde de hiçbir âlim eleştiriden muaf kabul edilmemiş, ilmî otorite eleştiriye açık olmakla değer kazanmıştır.

DİNİ KAVRAMLARIN ANLAM DÜNYASI TERSİNE ÇEVRİLDİ

Mutlak otoritenin kalıcı hâle gelebilmesi için sadece itaat yeterli değildir. İlave olarak bu itaati meşrulaştıracak bir dile de ihtiyaç vardır. İşte bu noktada dinî kavramlar, asli anlamlarından uzaklaştırılarak örgütsel amaçlara hizmet edecek biçimde yeniden yorumlanmaya başlanır. Kavramlar değişmez, fakat onların işaret ettiği anlam dünyası sessizce dönüşür.

Oysa hizmet, hicret, dava, fedakârlık ve sadakat gibi kavramlar, insanı belirli bir kişi veya gruba değil, Allah’a, hakikate ve ahlaka yöneltmek için vardır. Kapalı yapılarda ise bu anlam dünyası tersine çevrilir. Hizmet, Allah’a ve topluma hizmetten çok örgüte hizmet etmeye; dava, hakikatin ve adaletin mücadelesinden çok grubun hedeflerine; sadakat ise ilkelere bağlılıktan çok lidere bağlılığa indirgenebilir. Böylece dinî kavramlar, insanı özgürleştiren ahlaki ilkeler olmaktan çıkarak örgütsel bağlılığı güçlendiren araçlara dönüşür.

Kapalı yapıların en dikkat çekici özelliği de budur. Çoğu zaman yeni bir din inşa etmezler, mevcut dinî dili yeniden yorumlayarak ona farklı bir işlev kazandırırlar. Sorun bu nedenle din değildir. Sorun, dinî kavramların tarihsel ve ahlaki bağlamlarından koparılarak belirli bir grubun veya oluşumun amaçlarına hizmet edecek şekilde araçsallaştırılmasıdır. Hakikat tekelciliği de tam bu dönüşümün fikrî zeminini oluşturur.

KAMU YARARI MI ÖRGÜT ÇIKARI MI?

Dinî kavramların anlam dünyası değiştiğinde bireyin inanç hayatı yanında kamu ahlakı da bundan derin biçimde etkilenmektedir. Devlet, hukuk ve kamu kurumları artık milletin ortak emaneti olarak değil, grubun hedeflerini gerçekleştirecek araçlar olarak görülmeye başlanır. Kamu görevi, millete karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktan çok örgüte sadakatin uzantısı hâline gelir. Böylece kamu yararı ile grup çıkarı karşı karşıya geldiğinde tercih çoğu zaman kamu adına değil, örgüt adına yapılır.

Oysa medeniyet geleneğimizde emanet anlayışı bunun tam tersini emreder. Devlet hiçbir kişi, cemaat, tarikat veya ideolojinin mülkü değil, milletin ortak emanetidir. Kamu görevi de herhangi bir aidiyetin değil, doğrudan doğruya milletin hukukunu ve kamu yararını gözetme sorumluluğudur. Kamu imkânlarını belirli bir yapının hedefleri doğrultusunda kullanmak, hukuka aykırı bir fiil olmanın ötesinde, emanete ve vicdana ihaneti ifade eden ağır bir ahlaki sapmadır. Çünkü emanete ihanet, yalnızca kanunlara değil, vicdana da ihanettir.

ASIL MESELE

Kanaatimce 15 Temmuz’un bize öğrettiği en önemli gerçek tam da budur. O gece yalnızca anayasal düzen hedef alınmadı, hakikatin tekelleştirildiği, otoritenin mutlaklaştırıldığı, dinî kavramların araçsallaştırıldığı ve kamu yararının grup çıkarına tâbi kılındığı bir zihniyetin nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceği de bütün açıklığıyla görüldü. İşte 15 Temmuz, bir gecede ortaya çıkan bir hadise değil, uzun yıllar boyunca inşa edilen bir hakikat anlayışının, otorite tasavvurunun ve ahlak anlayışının en görünür sonucuydu. Bu nedenle 15 Temmuz’un onuncu yılında üzerinde durmamız gereken asıl mesele, terör örgütün tasfiye edilmiş olması değildir. Elbette bu önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir. Asıl mesele, o örgütü mümkün kılan zihniyet kodlarını doğru okuyabilmek ve aynı kodların farklı isimler ve farklı söylemler altında yeniden üretilmesini engelleyebilmektir. Çünkü örgütler değişebilir; fakat onları besleyen zihniyet değişmediği sürece benzer sorunlar farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir.

Üstelik bu tehlike yalnızca dinî yapılarla sınırlı da değildir. Hakikat tekelciliği, dinî olduğu kadar ideolojik ve seküler yapılarda da görülebilen evrensel bir zihniyet problemidir. Bir düşüncenin, bir ideolojinin veya bir hareketin kendisini mutlak hakikatin tek temsilcisi olarak görmeye başlaması, hangi kavramlarla ifade edilirse edilsin benzer sonuçlar üretme potansiyeli taşır. Çünkü sorun, kullanılan söylemlerden önce hakikate yaklaşım biçimindedir.

TOPLUMSAL VE FİKRİ BAĞIŞIKLIĞI GÜÇLENDİRMELİYİZ

Tam da bu nedenle ikinci on yılda ihtiyacımız olan şey, yeni güvenlik tedbirleri veya yeni hukukî düzenlemelerden ibaret olmamalıdır. Bunlar elbette gereklidir. Ancak kalıcı çözüm, toplumsal ve fikrî bağışıklığın güçlendirilmesidir. Bu bağışıklığın temeli ise hakikati hiçbir kişi, cemaat, tarikat veya ideolojinin tekeline bırakmayan, din ile dinî yorumu birbirinden ayıran, eleştirel düşünceyi canlı tutan, kamu yararını bütün aidiyetlerin üzerinde gören ve ahlaki muhakemeyi yeniden merkeze yerleştiren bir zihniyetin inşasıdır.

Çünkü hakikatin mutlak sahibi sadece yüce Allah’tır. İnsanoğlu ise hakikati arayan, ona yaklaşmaya çalışan ve yanılabileceğini hiçbir zaman unutmaması gereken sınırlı bir varlıktır. İşte bu epistemolojik tevazu, ilmî bir erdem olmanın yanında aynı zamanda hiçbir kişi, cemaat, tarikat veya ideolojinin hakikati tekeline almasına izin vermeyen en güçlü toplumsal bağışıklıktır. Belki de 15 Temmuz’un bize bıraktığı en kalıcı ders de budur.

Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026