Bıraktığı en önemli miras yaşadığı hayattı

Latife Beyza Turgut
Latife Beyza Turgut
04:0015/05/2024, среда
G: 15/05/2024, среда
Yeni Şafak
Ayşe Şasa.
Ayşe Şasa.

Ayşe Şasa’nın yıllarca gölgesine sığındığı kitaplığı “Ayşe Şasa Özel Kitaplığı” adıyla Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ne taşındı. Bu sevindirici haber Şasa’nın mirası geride bıraktığı mirası üzerine düşünmeye sebep oldu. Varisi Adem Taşkıran’a göre en önemli mirası Bir Ruh Macerası’nda da anlattığı üzere kendi hayatıydı.

Bir Ruh Macerası’nın 170. sayfasında “İşte insan! İşte hayat! İşte sana gerçek hayat! Şimdi onunla karşı karşıyayım tamamen… Bu, dünyada ‘anlam’ı keşfetmek, sonsuza giden anlam yolculuğunun tam da başında olmak” diye sesleniyor Ayşe Şasa. Bir ay, bir gün sonra Şasa’nın vefatının üzerinden tam on yıl geçmiş olacak. On yıl içerisinde, geride bıraktığı yazıları ve kurduğu yakınlıklarıyla hafızalarda taze kalan Şasa’nın mirası olan şahsi kitaplığı için geçtiğimiz günlerde yeni bir değerlendirme yapıldı. Şasa’nın yıllarca Gayrettepe’de ‘kartal yuvası’na benzettiği evinde gölgesine sığındığı, etkileşimde bulunduğu kültür ve sanat dünyasından izler taşıyan kitaplığı, “Ayşe Şasa Özel Kitaplığı” adıyla Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’ne taşındı. Böylece yurt içinden ve yurt dışından önemli isimlerin özel koleksiyonlarının da eklenmesi ile giderek zenginleştirilen Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi koleksiyonuna Cemil Meriç, Abdülbaki Gölpınarlı gibi kıymetli isimlere bir yenisi daha eklendi. Bu sevindirici haber Şasa’nın geride bıraktığı mirası üzerine düşünmeye sebep oldu. Varisi Adem Taşkıran’a göre en önemli mirası Bir Ruh Macerası’nda da anlattığı üzere kendi hayatıydı. Yönetmen Murat Pay, milli sinemayı İslam maneviyatıyla ele aldığı Yeşilçam Günlüğü’nü mirası olarak saydı. Şasa’nın dostu yazar Muhyiddin Şekûr ise “Su Üstüne Yazı Yazmak Türkiye’deki varlığını ona borçludur” diyerek bize Ayşe Şasa’nın sadece kendi eserlerini değil, bilinmeyi hak eden pek çok değeri miras bıraktığını hatırlattı.

Adem Taşkıran

Hayatının her aşaması ibret ve örneklerle doludur

Gece yarısı denizin ortasında kalmış, dalgalarla boğuşan minik bir tekne iken Şasa’yı kendisinin onlarca katı koca koca gemilere doğru yönü gösteren bir deniz fenerine dönüştüren şey de onun geride bıraktığı mirasıydı yani kendi hayatı. Şasa’yı daima “Bir hakikat arayışçısıydı” diyerek tanımlayan Adem Taşkıran, “Ayşe Şasa’nın bıraktığı en önemli miras, kendi hayatıdır. Hayatının her aşaması ibret ve örneklerle doludur” diyerek sözlerine başlıyor: “O, varoluşuna sahih bir neden bulmak ve Varlıkta Tevhîd’i müşâhede edebilmek için çok çileler çekti. Sanki bize ‘Ben birçok zorluk ve meşakkatlerle bu güzelliklere eriştim. Sizler hazinenin üzerinde oturuyorsunuz. Benim yaşadıklarımı yaşamadan da bu güzelliklere ulaşabilirsiniz. Lütfen ömrünüzü hebâ etmeyin. Arayın ve bulun…’ diye seslenmektedir. İyi ki O Allah Dostu, Ayşe Hanım’a hatıralarını kayda geçirmesini söylemiş ve Bir Ruh Macerası eseri ortaya çıkmış. Bu sâyede, sadece onun yakınında olanlar değil, bütün bir toplum onun hayatından örnekler ve dersler çıkarabilme imkanına sahip oldu. İncelikli senaryoların yazarı olarak nitelendirilen Ayşe Şasa, senaryolarından ziyade yazdığı kitapların kendisini daha çok yansıttığını söyler. Dolayısıyla, kitaplarının topluma miras olma açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Daha önce yayınlanmamış olan günlük,notlar ve mektupları da inşallah en kısa zamanda Ketebe Yayınları tarafından yayınlanacak. Bu vesileyle Ayşe Şasa, kültür hayatına miras bırakmaya devam ediyor.”

Murat Pay

Senaryodan uzaklaşması onu fikri yazılara yönlendirdi

Şasa’nın Yeşilçam için yazdığı senaryolar, o günlerde yaşadığı ruh haliyle birebir zıt. Yeşilçam’a adeta pembe bir filtrenin ardından bakıyor. Yeşilçam için kurguladığı senaryoların fantezisi içinde büyük bir bahtiyarlık, saadet yaşadığını söylüyor. “Tıpkı çocukluğumda Bekir’e hikâye anlatır gibi, karanlık odalarda kurgu yapmak beni nasıl teselli ediyorsa, şimdi kurduğum senaryolar da beni kendimden kurtarıyor” diyor. Yeşilçam’a “Burada yapacağım çok önemli işler var” diyerek adım atsa da hastalığı bu idealizme büyük bir ket vuruyor. Şasa’nın senaristliğine ket vuran bu hastalığın aslında onu düşünce dünyasına yönlendirdiğini söyleyen Yönetmen Murat Pay, Şasa’nın uzun ve ıstıraplı yıllardan sonra sinemaya bu kez sadece sinema yazarı olarak katılmasının aslında onun hikayesini tamamlanmasını sağladığını söylüyor: “Ayşe Hanım, erken yaşlarında zaten Yeşilçam’da senarist olarak çalışmaya başlıyor ve çok parlak adımlarla beraber kendini göstermiş oluyor. Genelde Yeşilçam’ın iş dünyasına uygun senaryolar ortaya koyuyor. (Zaten bunu daha sonra kendi yazılarında da tespit etti. Tabii ki bazı senaryoları fikir olarak daha bölge katmanlı ve kendisinin daha çok beğendiği işler. Mesela büyük oranda katkıda bulunduğunu söylediği ‘Ah Güzel İstanbul’ veya ‘Balatlı Arif’ gibi. Bu tarz bazı senaryolarını kendisi de öne çıkarıyor.) Ancak Ayşe Hanım, Yeşilçam’da senarist anlamında belki de daha yoğun üretici bir döneme girerken ya da girmeden önce bir hastalanıyor. Artık başka bir evre başlamış oluyor onun için. Aslına bakarsanız ciddi bir üretim gerçekleştiriyor ama Yeşilçam’da üreten diğer senaristlerle karşılaştırdığımızda ürettiği senaryo sayısı daha az kalmış oluyor diyebiliriz. Bu anlamda Ahmet Uluçay’a benzeyen bir taraf var. Daha fazla film üretebilecek, senaryo yazabilecek iken hastalığı sebebiyle durmuş oluyor. Ama bana kalırsa Ayşe Hanım’ın senaryo yazarak Yeşilçam dünyasına adım atmasıyla başlayan hikâyesini aslında bütünleyen taraf şu: Hastalandıktan sonra bu hikâyeyi düşünce tarafına ve yazma tarafına da taşıyabilmesiyle beraber bize bütünlüklü bir hikâye sunmuş oluyor. Biz bunu Yeşilçam Günlüğü üzerinden biliyoruz. Aslında Türk sinemasında bir telif eser olarak Türk sinemasının düşünce tarafına dönük, ama buranın bizim anlayabileceğimiz, aşina olduğumuz kodları devreye sokarak burada bu kodların aslında ana zemini olarak tasavvuf meselesini gündeme getirerek bence önemli bir kapıyı aralamış oluyor. Bu çok önemli. O dönemde hem yapılmamış hem de ondan sonra gelen aslında yeni, taze kuşağa öncü olan bir kapı bu. Ben kendim de bundan istifade ettiğim için de söylüyorum. Dolayısıyla Ayşe Hanım’ın aslında bir senarist olarak çok verimli dönemlerinde senaryo ile uğraşamaması aslında onun fikri ve düşünce alanında, yazı alanında üreterek aslında bir nevi kendisi tamamlamasının önünü açmış oldu. Bazen insanların aklına ‘Neden daha fazla şey üretememiş, yazmamış’ sorusu gelebiliyor. Dolayısıyla ben hani o ikisi arasında böyle bir ilişki kuruyorum.”

Muhyiddin Şekûr

Kitabım Türkiyedeki varlığını ona borçludur

Şasa, bilinmeyen ama bilinmeyi hak eden eserleri de tanımamıza vesile oluyor. Muhyiddin Şekûr’ün Türkiye ziyaretinden sonra kaleme aldığı bilinen Su Üstüne Yazı Yazmak kitabını yayınlandığı yıllarda orjinal dilinde okuyor. Çok sevip Türkçeye tercüme edilmesini arzuluyor. “Su Üstüne Yazı Yazmak Türkiye’deki varlığını ona borçludur” diyen Muhyiddin Şekûr, dostu hakkında şunları söylüyor: “Çok sevgili dostum Ayşe Şasa Hanım’dan bahsedecek olursam, otuz yıl önce söylenebilecekleri burada söyleyeyim. Ayşe Hanım’ı bir cerrahi dervişi olarak samimi manevi arayışının peşini hiç bırakmamış bir mümin, olağanüstü bir insan, dost, sanatçı, senarist olarak tanıyorum. Su Üstüne Yazı Yazmak Türkiye’deki varlığını ona borçludur. Kitap İngiltere’de kısa bir süre basıldığı zaman diliminde Ayşe Hanım’ın keşfedip sipariş etmesiyle istikamet buldu. Ve sonrasında ilk kez 1994 yılında İstanbul’da okurlarla buluştu. Ayşe Hanım önce kitabı, sonra da beni bulmuştu! En az beş yıl boyunca okyanusun iki tarafından birbirimizle mektuplaşmaya devam ettik ve kısa telefon görüşmeleri yaptık. Sonuç vermeyen bir kaç çeviri denemesinin ardından Ayşe Hanım’ın, Sevin Okyay ve Senai Demirci’yi bulmasıyla, Su Üstüne Yazı Yazmak Türkçe olarak hayat buldu. Ayşe Hanım olmasaydı bunun mümkün olacağını düşünmüyorum. Kitabımın aldığı yol tamamen Ayşe Hanım’ın kararlılığı, bağımsız zihni, cesareti ve kendi iç sesini işitme ve peşinden gidebilme yeteneği sayesinde olmuştur diyebilirim. Ayşe Hanım evinden çıkmadan ev telefonuyla insanları ve dünyaları birbirine bağlardı. Allah’ın lütfu ve Ayşe Sasa’nın Su Üstüne Yazı Yazmak’a olan inancı sayesinde kitap, 1996 yılında İstanbul Belediyesi tarafından ‘Yılın Kitabı’ seçildi. O yıl İstanbul’a davet edildim ve Ayşe Hanım’la bizzat tanışabildim. Dostluğumuz 2014 yılında bu dünyadan ayrılana kadar da devam etti. Kitap otuz yıldır Türkçe olarak basılıyor. Daima Türkçe olarak basılması dileğiyle, Allah Ayşe Hanım’a rahmet eylesin, ferasetinden, vizyonundan, yüreğinden, samimiyetinden, çabasından ve ilgisinden dolayı onu daima rahmetiyle kuşatsın ve ona gülümsesin.”



#Aktüel
#Edebiyat
#Ayşe Şasa