Hayat Çeng, insanı toprağa çağırır

Çeng, insanı toprağa çağırır

Arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu yaptığı çalışmalarla müzik piyasasında ezber bozan bir isim bu yüzden de zaman zaman eleştiri aldığını söylüyor. En son çeng çalgısının sesini müzik dünyasında duyuran Pancaroğlu, çeng çalmak için öncelikle modern insan oturuşunu bırakıp toprakla temas kurmak gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Ruhani bir sesi var başka bir yerden geliyormuş gibi. Biraz toprak altı gibi bir sesi var.”

Yeni Şafak
Müzikal yolculuğunda gelenekten ve klasikten beslenen yenilikçi bir anlayışı tercih eden arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu, yaptığı işlerle evrensel ölçekte parmakla gösterilen bir müzisyen. Kalıplaşmış ve ezbere müzik anlayışı yerine arayışlarla beslenen ve yeniden üretilen bir müziğin hem icracısını hem dinleyenini daha çok zenginleştireceğine dikkat çeken Pancaroğlu ile hem Çeng›in yeniden hayata kazandırılma hikâyesini, Çengname, hem de kendisinin de dahil olduğu Şimdi Ensemble'ın tasavvufa bir pencere açan yeni albümü Eternal Love üzerine konuştuk.

Arp sanatçısı olarak tanınırken çeng'e nasıl yöneldiniz?
Kardeşim sanat tarihçisi, Doç. Dr. Oya Pancaroğlu Ortaçağ çalışıyor. Annem de arkeoloji ile haşır neşir olmuş birisi. Kardeşimin öğrencilik yıllarında aşinalık oluştu ve ben de ucundan kıyısından bulaştım bu işlere. Sadece bir seyirci olarak. Minyatürlere bakarken bir müzik sahnesi olduğu zaman algıda seçicilik ben mutlaka bakardım kim ne çalıyor diye. Orada yerde oturularak çalınan bir çalgı var görüyorsunuz. Birkaç çalgı varsa onlardan bir tanesi telli, yerde oturarak çalınan, minik bir arp gibi görünüyor. Bu herhalde bizdeki arp dedim. O zamanlar yurtdışında yaşıyordum. Temel, belli başlı, görünürdeki Türk çalgılarının dışında tarihi Türk çalgıları ile ilgili bir bilgim yoktu. Bu noktada rahmetli Cinuçen Tanrıkorur'dan öğrendiklerim çok belirleyici ve yönlendirici oldu.

ABD'DE TANIŞTIK

Nasıl tanıştınız Cinuçen beyle?
Ben ABD'deyken Cinuçen Tanrıkorur tedavi için Washington'a çok sık gidip geliyordu. Cinuçen beyle annem vasıtasıyla tanıştım. Beni bir konserine götürdü. Sonra sevdi beni, sohbetlerine dahil etti, kendi bestelerinden notalar verdi ve münasebetimiz sürdü. Birazcık temel Türk müziği bilgileri verdiği dersler de yaptı. Çaldıklarım üzerine, batı müziği üzerine de söyleyeceği çok şey vardı. Çocukluğumdan beri öyle gördüğüm için böyle bir hocanın eteğinde olmak hoşuma gitti.

Belki de bugünkü çalışmaların tohumları atıldı o dönem...
Okuldan yeni mezun olmuştum. Böyle bir figür bende çok derin iz bıraktı. Bir yaz Türkiye'ye gelmiştim. Cinuçen hocayla haberleştik, seni bir konsere götüreceğim dedi. Beyoğlu'nda Fransız Sarayı'nda Anadolu Medeniyetleri Enstitüsü gibi bir çalışmaları var. Onun bünyesinde bir tarihi Türk müziği topluluğunun çalışmalarına destek oluyorlardı. Gittik konsere orada ilk defa topluluk içerisinde bir çeng icra edildiğini gördüm. Tabi o arka plandaki minyatürlerdeki görüntüleriyle pekişti. Onun üzerine sohbet ettik hocayla. İlk denemeler yapılıyordu anladığım kadarıyla. Sonra tekrar ABD'ye döndüm. Hoca da hastalığı sebebiyle tekrar geldi. Sonra çok hastalandı ve vefat etti. Ama çeng benim aklıma kazınmıştı.

SEN ARP ÇAL BEN ÇENG

Ne zaman yeniden gündeminize aldınız?
2005'lerde iyice depreşti bu merak. Artık bu sazla ilgili bir şeyler yapmam gerekiyor, dedim. Baktım hiçbir örneği kalmamış. Müzelerde; Aynalıkavak Kasrı'nda var. Türkiye'de nerede çalgı varsa soruşturmaya başladım. Hiçbir örnek yok. Anadolu Araştırmaları Merkezi'ndeki konserde Bezmara Topluluğu'nda Çeng icra eden beyefendi ile görüştüm. O da beni çok cesaretlendirmedi. Sen, arp çal ben çeng çalayım, dedi.

Peki o kişi çeng icra edecek öğrenciler yetiştiriyor muydu?
Hayır... Sordum soruşturdum kim böyle bir enstrümanı yapar diye. Çalması kolay da prototip gibi bir şey yapmak lâzım. Ben kendi yolumdan gideyim, dedim. Çünkü bu bir kültürel miras.

Kime, nasıl yaptırdınız çengi?
Sordum soruşturdum kim ilgilenir diye. Bir kanun sipariş edersiniz, adam zaten kanun yapımcısıdır, verilecek olan emeğin karşılığı, arkası gelir. Verilen emeğin karşılığını almak mümkün değil saz yapımcısı açısından. Bir defa ortalıkta olmayan bir çalgı yapıyorsunuz. Bir sürü hata olabilir, risk içeriyor. Sürümü yok. Kaç kişi ilgilenecek bununla. Dolayısıyla birisini ikna etmek mümkün değil. İTÜ›de Türk Müziği Konservatuarı'nda Yrd. Doç. Yücel Açın'la görüşün, dediler. O da bir yüksek lisans öğrencisine yönlendirdi bizi. İlk çeng orada çıktı ve TEKFEN'le bir proje yaptık.



Bir tür kültürel hâmilik yaptılar yani...

TEKFEN Filarmoni Orkestrası o zamanlar özellikle Türk müziği çalgıları, Karadeniz havzasındaki geleneksel çalgıları dahil ettiği senfoni konserleri yapıyordu. Dolayısıyla onlar için bir çeng konçertosu sipariş etmek onların çalışmalarına uyan bir yaklaşımdı. Projeyi yazdım, TEKFEN'le görüştüm. Hem bir çalgı yaptıralım, hem yeni bir eser sipariş ettirelim ve onunla büyük bir konser yapalım, dedim. Ha o zaman albüm de yapalım, dediler. 2008'de Hasan Uçarsu ile bunu hayata geçirdik. Hem arp hem çeng için bir eser sipariş edildi Hasan Uçarsu'ya. Eserin bazı bölümlerinde arp çalıyorum bazı bölümlerinde çeng çalıyorum. Bir kişinin iki çalgı çaldığı tek konçerto ve dünyada başka örneği yok. Orada da tabi Hasan Osmanlı müziğinden beslendi eseri yazarken. Ama bir sanat ürünü olarak batı çerçevesinin içine koyduk çeng›i.

HEMEN İLGİ ÇEKTİK

Arp'a benzerliği işinizi kolaylaştırdı mı?
Batılı bir enstrüman olması mümkün değil. Hangi dünyaya ait olduğu da belli değil. Saray çalgısı, sarayda kullanılmış. İlk çeng prototipti ve beni baya delirtti. Burguları kırılıyordu, teller kopuyordu, deneysel bir şeydi çünkü. İstanbul Müzik Festivali'nde konsere çıktık. Enstrümanı yapan çocuk birinci sırada oturuyordu, bir şey bozulur da ben müdahale edemeyebilirim diye. Böyle stresli bir durumdu. Onu yaptık arkasından da bir kayıt yaptık. İlk ürün çıkmış oldu ortaya, ilgi de çekti. TEKFEN'de destekledi basın ayağı da dahil olmak üzere. Dolayısıyla onlara her zaman minnettar olacağım çünkü start vermemizi onlar sağladı. Sonra Fransa'da Türk Mevsimi vardı, 2009'da orada bir grupla bir araya geldik. Onlar kendi Ortaçağ arplarını çalıyorlar ben Çeng çalıyorum. Bizden başka Türk çalgıları var onların da dönem çalgıları var. Sonra biraz da Türkiye'de devam ettim. Sonra bıraktım. Ben biraz nadasa bırakmışken iki buçuk üç yıldır beraber çalıştığımız arkadaşım Bora Uymaz ile tanıştık. O da Cinuçen Bey'in son öğrencisi. Bora bir süre sonra siz Çeng›le çalışmalar yapmışsınız Türk sazları ile beraber bir şey yapalım, dedi. Onun prodüktörlüğünde Çengname albümü çıktı.

Çeng için 'hangi dünyaya ait olduğu belli değil' dediniz. Peki ait olduğu bir coğrafya var mı?
Osmanlı'ya İran'dan intikal eden bir enstrüman Çeng. Tamamen Mezopotamya menşeili bir çalgı.

TESLİMİYETİ TEMSİL EDİYOR

Çeng›in arkaplanında bir felsefe de var galiba...
Ortaçağda tasavvufi bir değer de atfediliyor bu çalgıya. O da ağırlıklı olarak şundan kaynaklanıyor. Şekilsel olarak gövdesi; sesin çıktığı kısım göğe doğru yükseliyor bir aşık figürü gibi. Minyatürlerde biraz daha eğik oluyor. Tam yükseldiği yerde de eğiliyor. Şekilsel olarak teslimiyeti temsil ediyor. Ahmedi Dai'nin Çengname diye bir divanı var. Bir yandan tasavvuf bir yandan felsefe yapıyor. Upuzun bir şiir... Yazar orada çeng ile konuşuyor. Yazar, hem bağlısın tutsaksın, hem hürsün,diyor. Binbir tane dil konuşuyorsun ama bağlısın... Hem dilenci gibi eğiksin hem soylular gibi dimdik duruyorsun. Böyle bir takım göndermeleri var. Çalgı ile şair konuşuyor.

Duygu olarak arp'ı çalarken hissettiklerinizle çeng›i çalarken müziğin size bıraktığı duygu değişiyor mu?
Çok farklı... Bir defa çeng yere oturularak çalınıyor. Bütün minyatürlerde gördüğümüz şekil dizlerin üzerine oturuluyor. Bugünkü modern insan için düşünebiliyor musunuz yere oturup 15 dakika dizlerinin üzerinde durmak ne kadar zor. Ben yere oturup bağdaş kuruyorum. Sadece yere oturmaktan kaynaklanan bir topraklanma sözkonusu. Oradan ruh haliniz değişiyor tamamen topraklanıyorsunuz. Ondan sonra çalgı tam kucağa oturuyor. Küçük ebat her tarafını kavrayabiliyorsunuz. Ben Çeng›i bir arpist olarak çaldığım için bütün parmaklarımı kullanabiliyorum. Gerili teller üzerinde parmaklar nasıl hareket etmesi gerekirse o şekilde çalabiliyorum. Ama tabi arp tekniği almamış birinin bunu icra etmesi başka bir sonuç ortaya çıkarıyor.

RUHANİ BİR SESİ VAR

Tasavvufi boyut da yerle temastan kaynaklanıyor sanki...
Ruhani bir sesi var başka bir yerden geliyormuş gibi. Biraz toprak altı gibi bir sesi var. Bir de bunu hakikaten yere oturmadan çalmak mümkün değil. O da zor bir şey. İlk başta bana çalgıyı çalmaktan çok yere oturmak zor geldi. İlk başta on dakika falan ancak oturabiliyordum. Sonra anladım biz modern insanız, iskemle insanıyız.

Yurtdışındaki konserlerinizde çeng nasıl bir etki uyandırdı dinleyenlerde?
İnsanlar çok seviyor özellikle Avrupa›da. Bora›yla yaptığımız albümde o okuyor ve bendir vuruyor. Ben de çeng çalıyorum. Böyle ikili formasyon çok seviliyor.



Eternal Love albümüzde de çeng var mı?

Bu albümde çeng kullanmadım. Çünkü biraz daha füzyon ve modern bir albüm aslında. Bir de konuk sanatçımız var Fransız müzisyen Michel Godard, onunla işbirliği yapıyoruz. Yeni bir yön. Türkiye'de tv'de bazen ağırlaştırılmış yayın oluyor. Hemen tasavvuf müziği konuluyor. Böyle bir şey değil aslında bu müzik. Tasavvuf müziği idrak etmemiz gereken önemli dersleri daha iyi anlayabilmemiz için ortaya çıkmış söze dayalı bir müzik. Ama bizdeki algı matem için dinlediğimiz bir müzik gibi.

Bu algıyı tersine döndüren bir iş o halde sizin albümünüz?
Müziğin içinde böyle bir şey yok. Bilhassa eylemci bir müzik. Sözün idraki hedeflenmiş. Biz burada temel çalgılar; tanbur, geleneksel ritm, ney, klasik kemençeyi kullandık ve okuyucu var. İşin içine arp girdiği zaman zaten tasavvuf müziğinde alışık olmadığınız bir lezzet ortaya çıkmış oluyor. Biz bir kavşakta buluştuk. Biraz tasavvuf müziğiyle kendi içimizde yol aldık. Müzik buna elverişli. Bir önerme gibi... Yeni yerlere gidilebilir. Tasavvuf müziği üzerine yenilik yapılamaz bir müzik değil. Müzik araştırmayı ve ileri götürmeyi ister. Geleneğe sadık kalarak yeni açılımlara çok müsait bir yanı var tasavvuf müziğinin.

Müzikteki muhafazakarlık yeni müzik çıkmasına engel oluyor

Batılı müzisyenler bu anlamda daha açıklar geleneği kırmak, oradan yeni bir şeyler üretmek, bulmak anlamında... Biz daha mı muhafazakarız?
Bunun Cumhuriyet tarihiyle çok ilgisi olduğunu düşünüyorum. Bizde müzik türleri birbirinden ayrı tutulmuş. Tekkeler kapandıktan sonra oradaki müzik kültürü ve eğitimi de sekteye uğruyor. Resmi olarak müzik eğitimi alacağınız tek kurum İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Konservatuarı. 45 yıl kendi müziğinde formel eğitim vermemiş, Türk müziği eğitimi verilmemiş resmi olarak. Bunun yeri tekkeydi çünkü. O bitince hiçbir şey olmadı yıllarca. Dolayısıyla Türkiye›de müzik türleri Cumhuriyet›in kuruluşu ve batılılaşma hareketiyle batı müziği kurumlarında devam etti. Batı müziği senfonik yapılar, operalar ki bunlar da önemli bence. Bunların temelleri Osmanlı›da da var.

Ama Türk müziği ile Batı müziği bir arada yol almamış bir ayrıştırmaya gidilmiş...
Türk müziği Saray müziğini de içerir halk müziğini de: Hepsi aynı müziktir aslında ve birbirini besler. Kırsaldaki müzik sarayda yapılan müzikten ideolojik olarak kopuk değildir aslında. Ama modern Türkiye içerisinde bakın hâlâ tek bir kurum içerisinde öyle bir müzisyen profili yetişmediği için aslında muhafazakar bir yapı var. Ben öyle bir Türkiye hayal ediyorum ki mesela ben arp eğitimi mi alıyorum, makam dersi de görebileyim, klasik kemençe çalıyorsam armoni dersi de okutulsun bana mecburi olarak. Burada varolan bütün müzik türleri harmanlanarak öğretilsin. Bu yapılmadıkça yeni müzik türü ve yeni müzisyen profili çıkmıyor. Yapınca korkarak koyuyorsunuz ortaya.

Camiamdan dışlanıyorum

Geniş bakılamıyor yani meseleye...
Küçük kategorilerle ilgiliyiz halbuki aradaki bölmeleri kaldırıp ciddi bir donanıma bakmamız gerekiyor. Bunların hepsi bizde mevcut çünkü. Bu donanımı aktarmak ve aradaki kapıları kaldırıp müzisyenlerin beraber üretmelerini sağlamak gerekiyor. Ben Türk Müziği zemininden gelen arkadaşlarla çalışma yaptığım için kendi camiamdan dışlanıyorum. Kınandığımı söyleyebilirim...

Bu ciddi bir muhafazakarlık örneği...
Facebook'a birisi yazmış mesela geçenlerde: “benim beklentimden çok uzak. Başladığınız yolda devam etseydiniz o ellerinizden çok daha değerli çalışmalar çıkardı." diye. Herkesin düşüncesine saygım var. Ama benim mesleki çevrem içerisinde böyle bir bakış da var. 'Bak o da onlardan...' O neyse o?

Bir kategorileştirme var... oysa sizin yelpazeniz çok geniş...
Biraz böyle olmak zorunda müzisyen. Yeni müzisyen profili 'ben sadece bunu yaparım' deme lüksüne sahip değil.

Sizin böyle bakabilmenizin nedeni yurtdışında bulunmuş olmanız mı?
Ben her zaman çok merak ettim. Eskide ne var? Geride ne var, ailede ne var? Kayserililer böyle, İzmir tarafı böyle...

Aidiyet duymak ve bağ kurmakla ilgili bir merak o halde sizinki...
Evet, çünkü bazı şeylerin izini süremiyorsunuz. Çok uzun bir yolu olan toprakların üzerinde yaşıyoruz katman katman... Bunu merak etmemek, bununla hemhal olmamak bana ters geliyor. Oğlum bateri de çalıyor darbuka da... O varsa o da olmalı. Zenginlik çünkü. O belki günün birinde bambaşka bir şekilde bakacak tüm bu ülkeye, ülkenin ihtiyaçlarına, burada nasıl yaşanılacağına... Yeni modeller üretmek için lazım bunlar. Çünkü son derece de değerli, herkesin gözünün üstünde olduğu yerlerde yaşıyoruz.

Ama biz sürekli o zenginliği dar bir kalıpla sınırlamaya çalışıyoruz...
Bu alanda, bu zenginliklerden beslenerek çalışırsanız oluşturduğunuz projelerinizle iyi bir yol alıyorsunuz. Yunus Emre Enstitüsü ile bu sene 12 konser yapacağız yurtdışında. Singapur ve Çin'de proje görüşmeleri yaptım. Singapur'da yok olmuş bir Çin müziği türü üzerine çalışan bir dernekle görüştük. Onlarla beraber belki bir Güneydoğu Asya turnesi yapacağız. Çin'de daha akademik bir çalışmaya gireceğiz onlarla.
/**/

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.