Hayat Devasa bir külliyatHecenin sanat özel sayısı

Devâsâ bir külliyât: Hece’nin sanat özel sayısı

Hece dergisinin iki ciltlik Sanat Özel Sayısı raflarda yerini aldı. Mimarlıktan resime, görsel sanatlardan, sahne sanatlarına uzanan sanatın oldukça geniş olan kolları bu iki ciltte toplanmış. Genel olarak yazılar belli konularda ağırlık kazanırken belli başlıklar etrafındaki yazılar ise oldukça sınırlı tutulmuş.

Haber Merkezi Yeni Şafak
Devâsâ bir külliyât:
Hece’nin sanat özel sayısı
Uğur Polat bu özel sayı ile biz edebiyatçıları, bambaşka bir dünya ile yüz yüze getiriyor.

NECMETTİN TURİNAY

Hece dergisinin bu yaz yayımladığı iki ciltlik Sanat Özel Sayısı elimin altında. Ne zamandır bıkıp usanmadan sayfalarını çeviriyor, dikkatimi çeken makaleleri okumaya çalışıyorum. Sanatın bizzat kendisi merkez alınmak kaydıyla alt alanlara doğru açılan, genişleyen sayısız yazı! Mimarlıktan resime ve heykelciliğe, görsel sanatlara; geleneksel sanatlardan hat, tezhip, minyatür gibi alanlara doğru akan büyük bir ırmağını andırıyor bu özel sayı. Fakat orada gördüğüm edebiyatın yokluğu, ya da Stefan Zweig ve Tolstoy gibi birkaç isimle sınırlı tutulması. Müzik de öyle sayılabilir gördüğüm kadarıyla.

Bunun sebebini, özel sayıyı tetkik ederken çıkarmak zor olmuyor. O da doğrudan özel sayıyı hazırlayanların yaklaşımı ile ilgili. Daha açığı da, özel sayının editörlüğünü üstlenen Uğur Polat’ın kendine mahsus tutumu! Nitekim bu yazıyı okuyanlar Uğur Polat’ı tanırlar mı? Ya da hatırlayan bulunur mu onu kestiremiyorum. Fakat yazılı edebiyata vakıf olanların, Uğur Polat adıyla karşılaşmış olabileceğini de sanmıyorum.

ÖZEL SAYININ ANA EKSENİ

Sanat Özel Sayısı Hece Dergisi, Haz. Uğur Polat, Hece Yayınları, 2021, İki cilt/ 1750 sayfa
Sanat Özel Sayısı Hece Dergisi, Haz. Uğur Polat, Hece Yayınları, 2021, İki cilt/ 1750 sayfa

Ama işte, Hece dergisinin yayınladığı o devâsa özel sayıda karşımıza çıkan sayısız bilim adamı, felsefeci ve islâmiyâtçı veya herhangi bir sanat alanı üzerine çalışan estetik uzmanları, Uğur Polat’ın yakın çevresini teşkil ediyor. Çünkü o hem iyi bir ressam, hem de felsefe ve estetik birikimi yüksek bir kabiliyet ki, sizler onu tanımıyorsunuz. Düşünebiliyor musunuz burada yatan çelişkiyi? Öyle ise bu sonuca bakarak, şunu söylemek niçin mümkün olamasın?

Günümüzde ve özellikle de bizim câmialarda çıkan edebiyat dergileri, diğer sanat alanlarına o kadar bigâne davranmaktadır ki tahmin edemezsiniz. Çünkü onların sayfalarından resim, sinema, mimarlık, müzik veya görsel sanatlarla ilgili hiçbir gelişmeyi takip mümkün değildir. Haber, tanıtım, eleştiri, röportaj hak getire! Dolayısıyla bu tür steril bir yayın anlayışı okuyucunun ufkunu daralttığı gibi, şair ve yazarları da lüzumsuz bir gettolaşmaya mecbur bırakmaktadır denilebilir.

İşte Hece’nin yayınladığı Sanat Özel sayısının hem okuyucun ufkunu açmak, hem de yazılı edebiyatın mensuplarına, sanat alanının kendilerinden ibaret olmadığı duygusunu vermek bakımından büyük bir faydası dokunacaktır.

Bundan ayrı olarak özel sayıyı dolduran yüzlerce teorik metni ve eleştiriyi okurken, iki husus birden dikkatimizi çekiyor. Birincisi, sanat dediğimiz hadiseyi biz nasıl izah edeceğiz? Ya da şimdiye kadar, bir problem olarak sanat nasıl izah ediliyordu? Bu sorulardan ilki, şimdiki zamana dönük! Diğeri de Ortaçağ ve Aydınlanma dönemlerinden itibaren sanatın nasıl izah edildiği ile ilgili. Bu iki husus diyebilirim ki özel sayıda kendine yer bulan bütün metinleri, iki ana kategoride toplamamıza imkân veriyor.

Bu noktada da özel sayının editörü Uğur Polat, bir kere daha karşımıza çıkıyor. Çünkü sanatın ne olduğu ve bizde ne tür tesirler uyandırdığı sorusu, Uğur’un temel problemlerinden birini teşkil etmektedir. Yaptığı çalışmalarda Uğur Polat’ın sanatı beyinle izah eden yanı, zaten çok önceden biliniyordu. İşte nöro-bilimle veya sinir bilimi ile meşgul olmasının altında da bu tür dürtüler yatıyordu. Sanatı bu açıdan izah edebilmek için Uğur Polat, Sinan Canan gibi çok sayıda Biyolog ve beyin uzmanından yazılar almış, o tür kişilerle röportajlar yapmış. Dolayısıyla özel sayıda bu merkezdeki yazılar ayrı bir yekûn teşkil etmektedir.

Dediğim gibi özel sayıda yer verilen metinlerin, ikinci bir ağırlık noktası daha bulunuyor. O da tarihsel bakış açısı ile Eski Yunan’da, Orta Çağ’da, Aydınlanma döneminde ve modern zamanlarda sanatın izahı yolundaki yaklaşımların ayrı ayrı değerlendirilmesi! Bu alandaki yazılar sanatı bazen devirlere göre ele alıyor, bazen de büyük düşünür ve sanatçıları merkeze alarak, onların estetik yaklaşımlarına açıklık getirmeye çalışıyor. Tamamı değilse bile, bu tür metinleri kaleme alanların çoğunda, yeni ve farklı bir bakış açısı dikkatimi çekti. O da Aydınlanma ve sonrası dönemlerde yaygın olan sanat anlayışlarını yadsıyan, eleştiren bir tutum geliştirmeleri. Bu okumalar sırasında, yaptığı sanatı modernist yaklaşımlara kurban etmek istemeyen o kadar çok sanatçı ile karşılaştım ki tahmin edemezsiniz. Aynı yöndeki düşünürler, estetikçiler de bu gruba dâhil edilebilir kuşkusuz.

Dolayısıyla Uğur Polat bu özel sayı ile biz edebiyatçıları, bambaşka bir dünya ile yüz yüze getiriyor. Birbirimize yakınlığımızı duyduğumuz felsefecilerle, tıpçılarla, estetikçilerle, islâmiyatçılarla yan yana düşürüyor. Bu tür yazıları ve yorumları okudukça da, kendimizi daha bir zenginleşmiş hissediyoruz.

CİLTLERİN İÇ DÜZENLEMESİ ve LOKALİZE EDİLEN “GELENEK”

Bütün bunlar bir tarafa!

İlgili özel sayıyı tetkik ederken, bu koca ciltlerin iç bölümlemelerinin, aynı derecede başarılı olduğunu maalesef söyleyemeyeceğim. Kuşkusuz özel sayının hacim genişliği yol açıyor bu duruma. Yüzlerce yazı, her birinin ciddi olarak okunması, ayrıca da tasnifi ve gruplandırılması. Bu noktada kuşkusuz her yiğidin bir yoğurt yeyişi olabileceğini de unutuyor değilim. Özel sayıyı niçin hazırladığımız ve kimlere ne tür yazılar sipariş ettiğimiz de önemli burada.

Fakat ne olursa olsun, böyle ciddi bir çalışma için sistematik zaaf mazur görülebilir mi? Meselâ ilk cilde, “Kavramsal Çerçeve” gibi bir bölümle giriliyor. Fakat ilgili bölümde, “Kavramsal Çerçeve” kapsamına dâhil edilmesi mümkün olmayan bir hayli metin var. “Kavramsal Çerçeve”de olduğu gibi daha genel nitelik arz eden diğer bölümler dururken, aynı bölümün hemen ardına “Mimarlık” gibi alt bir bölüm neden yerleştirilir anlamadım.

Bir de Sanat Özel Sayısı’nın ikinci cildinde, “Geleneksel Türk-İslâm Sanatları”na özel bir bölüm ayrıldığı görülüyor. O bölümün kendi içinde de, genelden özele doğru bir seyir izlenmediği anlaşılıyor. Kaldı ki yazıcıları ne kadar önemli olursa olsun, baştaki iki yazı, peşinden gelenlere göre çok daha zayıf. Bu bölümü okurken şunu kolaylıkla fark ediyorsunuz. Aynı bölüme yerleştirilmesi gereken daha nice yazılar var ki, onlar başka başka bölümlere serpiştirilmiş vaziyette. Mesela üçüncü bölüme konmuş olan Fatih Cam’ın Hat Sanatı ile ilgili yazısı, bu bölüme daha uygun düşmez miydi? Aynı şekilde Necmettin Tozlu’nun yazısı bölümün başına konsa, bunun ne mahzuru bulunurdu?

KUR’AN ve SANAT YA DA İSLÂM ve SANAT BÖLÜMÜ

Buna karşılık ilgili özel sayıda, “Geleneksel Türk-İslâm Sanatları”na özel bir bölüm tahsis edilmesi kuşkusuz yerinde bir davranış. Ama geleneği nerden kendisi ile sınırlıyoruz? Çağdaş İslâmi sanat anlayışları ile geleneği niçin iç içe yedirmek taraftarı olmuyoruz? Nitekim Sanat Özel sayısının orasına burasına serpiştirilmiş, Kuran ve Sanat merkezli o kadar güzel metinler varken!.. Bunlar “Kuran ve Sanat” gibi özel bir bölümde niçin bir araya getirilmezler diye sormadan edemiyorum.

Dolayısıyla “Kuran ve Sanat” veya “İslâm ve Sanat” gibi müstakil bir bölüm, bu özel sayı için şart gibi duruyor. Kaldı ki bundan niçin kaçılıyor, mana vermekte doğrusu zorlandım. Bu bakımdan özel sayının ikinci baskısında, sözünü ettiğim ihtiyacın giderileceğini ummak isterim.

İsterim de, burada bir ihmal mi söz konusu, yoksa bir gözden kaçırma mı? Öyle ise bunun telâfisi zor olmamalıdır derim. Ama meseleyi bizdeki sanat edebiyat dergilerinin genel tutumu ile izah daha uygun düşecek. Nitekim dergilerde düşünceden, kendini bir fikir temeline oturtmaktan umumi bir kaçış söz konusu. Bu sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Kimliğini örtmek, dini olandan kaçınmak, ne kadar yaygınlaştı son zamanlarda? Öyleyse burada söylediklerim, özel sayıyı hazırlayan Uğur Polat’ı da ilzam etmelidir. Aynı şekilde o özel sayıyı çıkışı öncesinde okuyan, inceleyen, kontrol eden geniş bir çevre için de geçerli bu söylediklerim. Yoksa niçin düşünülmesin? Dosyalar kontrol edilirken hatıra neden böyle bir fikir gelmesin?

Buradan yola çıkarak bir şey daha söylemek isterim. O da Hece’nin yaptığı gibi kapsamlı özel sayıların, tek bir kişinin omuzlarına yıkılmaması. Meselâ adı-sanı belli, ilgili alana bütünüyle vakıf, üç-beş kişi belirlenmeli bu tür işler için. Editör olarak belirlenen tek kişinin istişareleri ile yetinilmemeli. Sorumluluk üstlenen bir grup, bir heyet, bu işler için son derece önemli addedilmeli. Çünkü yaptığımız her iş kendimizi, kültür ve sanatımızı, geleceğimizi inşa olarak düşünülmeli ve öyle planlanmalıdır.

Yüzün üzerinde entelektüel ve akademisyenin görev aldığı, yazdığı bu özel sayının bir özelliği de, sanatı disiplinlerarası bir mesele olarak ele almak. Dediğim gibi tıpçılardan biyologlara, felsefeci ve ilâhiyatçılardan psikologlara, sosyologlara kadar, Türkiye’nin entelektüel birikimi konuşuyor bu sayfalarda. Fakat işte buna rağmen de bazı eksiklikler göze çarpmıyor değil. Meselâ Batı, batıda doğmuş sanat ve estetik anlayışların tekâmülü, bunu anlıyoruz. Fakat İran veya Arap sanatını yazacak birileri niçin bulunamaz? Bu hususta tercüme yoluna bile başvurulabilirdi. Ayrıca Seyyit Hüseyin Nasr, Farukî, Ali Şeriati nerde bunlar diye gözlerimiz yoruluyor.

YAKIN DÖNEM - CUMHURİYET DÖNEMİ

Diğer bir husus da şu:

Recep Alpyagıl ile Levent Bayraktar’ın Cumhuriyet dönemi ve estetik konulu yazılarının, özel sayıda büsbütün boşlukta kalmaları. Ayrıca Levent Bayraktar çok genel bir özetleme ile yetinmiş makalesinde. Hâlbuki ilgili alanın asgari otuz sayfalık bir hacme ihtiyaç gösterdiği o kadar meydanda. Recep Alpyagıl ise harf devrimi öncesinde ve hemen ardından çıkmış üç estetik kitabından söz ediyor. Kuşkusuz bu yazılar çok güzel, fakat onlar da ister istemez çok tahsisi kalıyor. Böylece biz ne Cumhuriyet öncesinin ne de Cumhuriyet sonrasının estetikçileri, estetik anlayışları hakkında yeterli bir bilgi edinme imkânı bulamamış oluyoruz.

Ben şahsen bu özel sayıda yoğun bir Batı bilgilendirmesi ve eleştirisinden ziyade, kendi birikimimize daha bir ağırlık verilmesini arzu ederdim. Mesela klasik dönemlerimiz kadar, Cumhuriyet dönemi estetikçilerini de geniş geniş okumak isterdim. Celâl Esat Arseven, Cenap Şehabettin, Rıza Tevfik, Mustafa Şekip Tunç, Burhan Toprak, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Suut Kemal Yetkin, Peyami Safa ve hatta Turgut Cansever vs.

Dolayısıyla Hece’nin bu önemli hizmeti, her bakımdan üzerinde durulmayı hak ediyor demek isterim.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.