
“Artık gerçek bir şeye sahibim”

İlk kitabı Ejderhanın Üflediği’ni okurla buluşturan Berat Korkmaz, kitabı eline aldığında arka sayfasına “Artık gerçek bir şeye sahibim” notunu düştüğünü söylüyor.İlk eseriniz yayınlandığında neler hissettiniz?
Bana hep şiirlerimi paylaşırsam işin büyüsü bozulacakmış gibi gelirdi. Çünkü kendimi motive etme biçimim buydu: Bir şiir yazıyor, yayımlamaya layık görmüyor, “bu yeterli değil” diyor ve bir sonrakini daha iyi yazmaya çalışıyordum. Ama bu çok uzun sürmedi. Dergilerden ret yiyen ya da şiirlerini dergilere göndermeye cesaret edemeyen şair —ki bu ikinci tanım bana uyuyor— ne yapar? Gider, kendi dergisini kurar. Biz de öyle yaptık. Üniversite ikinci sınıftayken birkaç şair arkadaşımla birlikte bir sosyal medya dergisi kurduk. İlk kez burada Sargılı Pusula adlı bir şiirim yayımlandı. Hâlâ girişini hatırlarım: “Bugünlerde güney, kulaklarımda deniz kabuğu.” Bu şiir kitabımda yer almadı. O zamanki Berat içinse kitabının adını taşımalıydı o şiir, o kadar önemliydi, başarılıydı. Bugün baktığımda ise alışılmış, denenmiş ve basit bir şiir olduğunun farkındayım. Zaten böyle olması gerekir. İlk eser bu yüzden önemlidir: Arkasından gelen o büyük eserin yolunu açtığı için.
Arka sayfasına şunu yazmıştım: 18.08.2023 Artık gerçek bir şeye sahibim.
Hatırlamıyorum. Keşke böyle şeylere dikkat etmeyi öğrenebilsem ama bir güne ya da bir kişiye özel notlar düşmeyi pek sevmiyorum. Aksine hayatın olağan akışını seviyorum; planlanmamış olanın daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Diğer türlüsü sanki hesap yapıyormuşum gibi geliyor bana.
---
Bambaşka Bir Poetik Çizgi
Ortaokulda günlük tutardım. Lisede ise şiir yazmaya başladım. O zamanlar şiirlerimi yazdığım bir not defterim vardı, bu defter hâlâ duruyor ama açıp bakmaya cesaret edemem. O dönem Nâzım Hikmet, Cahit Irgat, Attila İlhan gibi şairler beni şiir yazmaya itmiştir. Cahit Irgat’ın Rüzgarlarım Konuşuyor şiirini sık sık okuduğumu hatırlıyorum. İlk şiirlerimi bahsi geçen şairlerin etkisiyle yazdım. Özellikle kötü bir Nâzım taklidi görünür şiirlerimde. Nâzım’ın bir tiyatro eserinde “İvan” ismi geçiyor diye “İvan” isimli bir şiir bile yazmışlığım var. O dönemki şiirlerim genellikle kafiyeli, dörtlüklerden oluşan, kısa metinlerdi. Ejderhanın Üflediği ise şimdi tüm bunlardan çok uzakta, bambaşka bir poetik çizgide duruyor.
Bu soruyu 03.45’te yanıtlıyorum. Sanırım cevabı bu saat veriyor.
Şair, yaşadığı dönemi şekillendirmede önemli bir role sahip olduğu gibi döneminin getirdiği yenilikleri de en iyi şekilde kullanmasını bilendir. Artık defter, edebi metin yazmak için nostaljik bir ögeye dönüştü. Bilgisayar kullanıyorum. Bilgisayar yanımda değilse telefonuma notlar alıyorum. Yazı sürecim çoğunlukla dijital ilerliyor. Tabii şunu da unutmamak lazım: Bir şiir ilk önce şairin zihninde başlar ve yine burada son bulur.
Doğumhaneden çıkmış gibiydim

Yahya Çerkez’in ilk kitabı Majestik Alaz raflarda yerini aldı. Çerkez, kitabını eline alış anını anlatırken “Sanki doğumhaneden çıkmış gibiydim” diyor.
Sanki doğumhaneden çıkmış gibiydim. Şahit olduğum kadarıyla, kız babaları kızlarını eline ilk aldığında akıl almaz bir heyecan ve mutluluk hissediyorlar. Sanki bir kızım olmuş gibiydi. Mutluydum, heyecanım vardı, yüzüm hep güleçti fakat sessizliğimi hiç bozmamıştım. Tabiatım böyle. Tebrikler, hayırlı olsunlar peş peşeydi. Editörlerimin kitabımın duyurusunu yaparkenki açıklamalarını görünce önce biraz tuhaf oldum. Yazdıkları şeyler hoşuma giden bir sertlikteydi. Sanırım insan, kendisinin tarifini başka ağızlardan okuyunca veya duyunca istemsiz bir farkındalığın içinde buluyor kendisini. Şiirlerim öfkenin ve kavganın bir yansıması mıydı? Gerçekten de böyle biri miydim? Yoksa şiirlerdeki benle gündelik hayattaki benin arasında bir zıtlık mı mevcuttu? Çift kişilik bir Yahya mı vardı ortada yoksa tek kişiliğimde çoklukları mı barındırıyordum? Sessiz kalmaya devam ettim. Sessizlik benim güvenli alanım. Net fotoğraflardan ziyade flu görüntüler hep daha çok hoşuma gitmiştir. Netlik, kesintiye uğratıyor gibi. Diğer türlü ise devamını getirmek sizin elinizde. Senaryolar, kurgular, ihtimaller… Önü alınmazsa sağlıksız bir hale bürünüyor ama şiire yarıyor.
Kitabım benim elime biraz geç ulaşmıştı ve ben henüz elime almamışken alıp okuyanlar bir hayliydi. Bu beni hem sevindiriyor hem de bende tatlı bir sinir yaratıyordu. Sanırım kıskanmıştım ya da başka bir şey, bilmiyorum. Kitabı elime almadan önce kargo paketiyle muhafaza edilmiş hâldeydi. Paketi bir çırpıda yırttım. Gözlerim büyüdü. Sonra kendimi tamamen bir kenara bırakarak baştan sona okudum kitabı. Sonra şiir serüvenimi en başından başlayarak gözden geçirdim.
Babamın iş arkadaşına. Ben bana gönderilenleri başka bir adrese göndertmiştim. Kitabı ilk elime aldığım yer babamın çalıştığı yer olmuştu. Kendisi beni çağ çocukluğumdan beri bilir, tanır. O yüzden kıymetli bir ilk imza olduğunu düşünüyorum.
---
Önce Türkü Yazmaya Başladım
Şiiri bilmeyerek. Her türkünün bir şiir olduğundan haberimin olmadığı zamanlarda… İlkokuldan beri türkü söylerim kendimce. Ortaokul son sınıfta bir gün kendi kendime dedim ki, niye türkü yazmıyorum? Kafiyenin, redifin ne olduğunu bilmeden yazmaya başladım. Liseye geçince edebiyat dersiyle birlikte yazdıklarımın şiir olduğunu anlamış oldum.
Gecenin daha çekici bir yanı var fakat ne fark eder… Şiir, bir yüz görülülüğü kadar kendini gösterdiği zaman gerisi sizin gayretinize ve ilginize düşüyor. Şiir ilgisizliğe gelmiyor, çabuk soğuyor yoksa. O yüzden sürekli yanaklarını okşamak, karşılıklı sohbetler etmek, çıkıp dışarıda gezdirmek, baş başa yemekler yemek… gerekiyor. Çok mu romantik! Neyse. Vakit fark etmiyor ama gece gündüze nazaran biraz daha aklımda.
Defter, bilgisayar, telefon. O anki şartlara bağlı. Geleni kaçırmamak için acele etmek şart. Dolayısıyla en çok telefona not etmişliğim olmuştur. Bilgisayarı daha çok temize çekmek için kullanıyorum. Temize çekerken defter hazırda bekliyor. Şiiri tekrar oluşturmak, mısraları yeniden düzenlemek, farklı kelime tercihleri vs. için defter lazım olabiliyor. Ama münasebetim daha çok telefonla ve bilgisayarla oluyor.






