Vizyona giren Gökten Üç Elma Düştü filmindeki hayat kadını Nilgün karakteri yüzünden toplumdan tepki alan Bennu Yıldırımlar “Her farklı karakter oyuncu için bir sınav gibidir. Ben de rolü kabul ederken Nilgün'e hayat verebilecek miyim diye kendimi sınadım” diyor
Yaza girmek üzereydik bu teklif geldiğinde. Yazın bir şeyler yapabilmek için zamanım vardı, çünkü her yaz böyle olmuyor. Zaman açısından bana uydu, hikayeyi ve ekibi beğendim. Bu işin içinde olmaya karar verdim böylece.
Senaryoda bana cazip gelen kısımlar fazlaydı. Birbiriyle hiç alakası olmayan üç insanın hayatın bir noktasında kesişmeleri cazip geldi bana. Üçünün istemeden ortak bir suça katılmaları, bir oyuncunun bunu filme aktarması heyecan vericiydi. Ağır bir rol olduğunu düşünmüyorum açıkçası.
Bilmiyorum ki… Karakter bir oyuncu tarafından anlatılamaz galiba. Oynadığın kadarıyla izleyenler kafalarında oluşturur. Şimdi ben size çok yüksek şeylerden bahsederim. Ondan sonra bunların hiçbirini yapamam. O zaman karakteri yansıtamamış, o duyguyu verememiş olurum. Nasıl anlatayım bilmem ki. Nilgün'ün üniversite mezunu olması önemli. Hayatın gerektirdiği durumlardan ötürü bu mesleği yapmaya karar vermiş, yani hayatını fuhuş yaparak kazanmaya çalışıyor. Gidip de fuhuş yapayım diyen biri değil. Bir oyuncu için mutlaka farklı roller gerekir.
Benim dışımdaki tepkileri düşünmediğimi söyleyeyim size. Oyunculuk mesleğinde ilerlerken önemli olan size daha zor gelebilecek, altından kalkıp kalkamayacağınıza soru işaretiyle baktığınız kişileri yorumlamaya çalışmaktır. Bu size daha fazla güç verir. Oyunculuk hayatımda ilk rol değildir bu anlamda. Jean Paul Sartre'ın Saygılı Yosma'sında da oynamıştım. Yine birçok insana ters gelmişti. Ama herkese ters gelecek diye her zaman olumlu, melek karakterleri oynamak gerekmiyor. Oyuncuysanız eğer böyle seçenekler sunulduğunda kendinizi denemek istersiniz.
Tabi her rolde insan kendini denemek ister zaten. Ben de kendi oyunculuğumu sınadım. Bakalım yapabilecek miyim, kendimi o rolde bir göreyim dedim, herkesten öte… Yani seyirci ne düşünür demedim. Ben kendimi iyi hissedebildim mi? Önemli olan da bu. Ki ben bu filmde kendimi oyunculuk anlamında iyi hissettim.
Valla dizisi gayet güzel oldu. Benim de bugüne dek bu kadar uzun kaldığım bir iş bu. Üç sezondur seyircisiyle böyle bütünleşmesi gerçekten hoş. Sevilen bir hikaye ve halkımız buna fazlasıyla sahip çıkıyor. Zaten Fikret karakteri kime teklif edilse herkes hemen kabul ederdi. Başka Fikretler olurdu. Kendi yorumlarıyla o Fikret'i devam ettirirdi. Ben oynadığım için böyle bir Fikret..
Rol sizin yapınızı tam yansıtmaz. Oyunculuk da böyle bir şeydir zaten. Fikret gibi hayata devam edilmez. Fikret çekilen sahneler içerisinde vardır, bittiği zaman o sahne set kurulana kadar gider oyuncu arkadaşlarıyla gırgır şamata yapar. O hafta vizyondaki filmlerden bahseder. Ee Fikret de sinema konuşmadığına göre. Epey farklıyım Fikret'ten. Evde börek meseleleri konuşulmaz yani. O kadının durumunu bilirsiniz yeni şartlarda onun nasıl hareket edeceğine karar verirsiniz.
İkisi çok ayrı formatlar. İkisinin de yeri ve tadı ayrı. Tiyatrodaki ekibimiz de çok özel bir ekipti. Dört yıl boyunca çizginin dışına taşmadan bir melodramı oynamak gerçekten büyük bir başarıdır. Keşke, Savaş Dinçel ve Cengiz Keskinkılıç yaşasaydı da biz yine bir araya gelip o oyuna devam etseydik.
Neyi deşmeye çalışıyorsunuz?
O yüzden Gökten Üç Elma Düştü'de oynadım. Tiyatroda Anton Çehov'un yazdığı Üç Kız Kardeş'te oynuyorum. Yani sıkılacak vaktim yok hiçbir şeyden.
İlginç bir tespit. Ama bu ülkede hiçbir şeyi önceden tahmin edebileceğinizi sanmıyorum. Öyle diyeyim ben size. Denk düşmüştür herhalde. Benim yaptığım iki işin dışında çok da severek yaptığım işler var ama bu reyting denilen olayı tam olarak anlayamadığım için. Neyin nereye göre bitirileceğini bilmediğim için pek fazla konuşmayayım ben.
Meslek olarak oyunculuk toplumda nereye kadar algılanıyor o konuda bir bilgim yok. Biraz deştiğiniz zaman oyunculuğun gerçekten meslek olarak kabul edilip edilmediğini düşünmeniz gerekiyor. Çünkü önüne gelen herkesin oyunculuk yapabileceği zannı var insanlarda. Zaten sizin Yeşilçam kültürüyle gelen bir alışkanlığınız var: İyiler devamlı iyi rollerdedir, kötüler devamlı kötü.
Eğer tiyatroda oynuyorsanız sizin bir şeylere hazırlanmanız daha kolay oluyor. Çünkü tiyatrodan kaynaklı aktif bir oyunculuğunuz var. Hazırlıklısınız. Her şey tiyatro gibi olamıyor maalesef. Dizilerde hemen oynamanız gerekiyor. Yeni şartlara hemen adaptasyon hem deneyim gerektiriyor hem de hala tiyatroda varsanız daha aktif oluyorsunuz. Yani yüzünüz, gözünüz güzel, şekliniz şemaliniz iyi siz oyunculuk yapabilirsiniz duygusu bir yere kadar. Ondan sonra bir karakter oluşturmanız, kendinizi seslendirmeniz zor kısımlar.
Bir oyuncuya aynı roller sadece Türkiye'de teklif ediliyor sanıyorum. Ya da gelişmemiş Kenya'da da var mı bilemiyorum. Bir formül tutturuluyor o devam ettiriliyor. Bir başka projede o formüle yakın biri varsa yenisini aramaya gerek yok teklifi ona götürelim diyorlar doğal olarak. Ama hiç ummadıkları insandan başka bir formülü beklerken zaman geçirmek istemiyorlar işte.
Yirmi yıldır da kendime göre bir deneyimim var. Kendimce çok göz önünde olmadan, daha sindire sindire gitmeyi tercih eden bir yapım var. İnsan nasıl bir eğitim almışsa onu hayatında tekrar ediyor. Bu beni sıkıntıya sokmadı çünkü yaptığınız eksiklikler sizin bazınızla ilgili.
Her oyuncu aklı yerindeyken işine devam etmek ister. Ama sahnede öleyim efsanesi değil. Düzgün öleyim canım o kadar da değil.
İnsan dünyanın çeşitli yerlerine gidiyor ama İstanbul'a geri döndüğünde yüzünde büyük bir gülümseme oluyor. Mutlaka herkesin doğduğu yer çok özeldir. Herkes doğduğu yere gitmek ister ama. Bizdeki şans da İstanbul'da doğmak oldu. Ama ben böyle özel bir konumda, böyle özel bir kent görmedim. Boğaz'ı, Adalar'ı, tarihi yerleri.. Herhalde dünyada böyle bir yer yok. Hele bir de değerini bilsek..
Kentten çok kenti oluşturan durumları da özlüyor insan haklısınız. Arkadaşları, birlikte olduğu mekanlar. Sanırım öyle bir şey. Mesela Ankaralı olan arkadaşlar orayı çok severler. Bana da Ankara cazip gelmez. Ankara'yı Ankara yapan insanlarıdır. Çünkü çok güzel dostlukları vardır. Bir Ankaralı arkadaşı anlamak benim için kolaydır çünkü onlar dostlarına doğru gidiyorlardır. Yoksa İstanbul gibi bir yerden Ankara'ya gitme sevincini ben hiçbir zaman anlamadım. Hatta burada otururlar Ankara'yı özlerler. Dediğim gibi herkesin doğduğu yer kendine özel galiba.
Büyükşehirlerin kendine has bir sistemi var. Doğal olarak bir kasabadan farklı. Kasaba ya da daha küçük merkezlerde insanlar birbirlerinin ne yaptıklarının farkındadırlar. İstanbul'da da böyle sistemler vardır ama bu şehir o kadar büyük ve karmaşık ki kimsenin birbirinden haberi yok. İnsan hayatına istikrarlı bir şekilde devam edebiliyorsa, kendi doğrularını koyabilmişse o doğrular üzerinde emin adımlarla yürüyorsa kimse kimseyi yutmaz.






