Tunus''ta başlayan ve şimdilik daha düşük yoğunluklu olarak Arap dünyasına yayılan "halk ayaklanmaları"nın nereye doğru evrileceğini kestirmek güç.
Bölgenin kaderini ve tarihin akışını değiştirecek bir varoluş, diriliş ve özgürleşme hareketine dönüşebilir mi bu "ayaklanma"lar?
Bölgede yaşananlara kısa vadeli değil de, orta ve uzun vadeli ölçeklerle baktığımız zaman, bu soru''nun cevabını ikna edici şekillerde verebileceğimizi sanıyorum.
O hâlde izi sürülmesi gereken soru şu: Bölgedeki hâdiseler, bölgenin ve tarihin akışını değiştirebilecek özellikler arzediyor mu? Eğer arzetmiyorsa, bu hâdiselerin bölgenin kaderini ve tarihin akışını değiştirecek ölçekte, nitelikte hâdiseler olmadığına hükmedebiliriz.
Bendeniz sözkonusu hâdiselerin, soruna orta ve uzun vadeli perspektiflerle bakıldığında, bölgenin kaderini değiştirebilecek, dolayısıyla bölge üzerinden üretilen kapitalist dünya sisteminin hiç de göz ardı edilemeyecek ölçekte sarsıntı geçirmesine yol açabilecek özellikler taşıdığını düşünüyorum.
Dünya sistemi; İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra oluşturulan, daha doğrusu, savaşın galiplerinin dikte ettikleri ve adına Soğuk Savaş dedikleri gerilimli ama kontrollü denge''nin / "güçler dengesi"nin gerçekte zorla ikame edilmeye ve ayakta durdurulmaya çalışılan çok yönlü bir dengesizlik durumu olduğu anlaşılınca, yeni bir düzen arayışına gitti.
Zorla ayakta tutulan denge durumu, aslında üstü ustaca örtülen bir dengesizlik gerçeğiydi: Sömürgecilik sonrası dönemde Asya''da, Afrika''da, Latin Amerika''da, münhasıran da İslâm dünyasında icat edilen ve uzaktan kontrol edilen seküler-otoriter rejimlerin, hem tavandan (kurumları) ve tabandansa (özelde kentli sosyal sınıfları, genelde toplumun bütününü) sekülerleştirerek entellektüel ve kültürel olarak bu kez içeriden sömürgeleştirme projelerinin tutmadığı, hem de sömürgecilerin uzaktan kontrol ettikleri bu yönetimlerin, bu ülkelerin tabiî ve insanî kaynaklarını sömürgeci Batılılara peşkeş çekmekten başka bir işe yaramadığı, en önemlisi de bu ülkelerin tarihte tatile çıkmalarına yol açtığı yarım asır geçmeden anlaşıldı.
Bu hem küresel dengelerin, hem de icat edilen lokal dengelerin tastamam bir dengesizlik durumu olduğunu, İslâm dünyasındaki İslâmcı hareketlerin yolsuzluğa, yoksulluğa, yoksunluğa karşı verdikleri mücadele açık etmeye yetti. İslâmcı hareketlerin siyasette, sosyal hayatta, kısmen de olsa kültürel ve entelektüel hayatta geliştirdikleri söylemler, İslâm dünyasındaki en güçlü ve karşılık bulan söylemlere dönüşünce, dünya sisteminin lordları, bu beklenmedik fenomen karşısında eski düzeni (Soğuk Savaş''ı) sona erdirmeye ve dünya üzerindeki hâkimiyetlerini tehlikeye sokacak İslâmcı hareketlerle çeyrek asırdan fazla bir süredir devam eden İslâm''ı içeriden kuşatacak, ehlileştirecek, sekülerize edecek / Protestanlaştıracak bir süreci işletmeye karar verdiler.
Kapitalist dünya sistemini ayakta tutabilmek için çift yönlü işleyen bir strateji geliştirildi: Bir yandan İslâm terörle özdeşleştirilecek; İslâm dünyasının "ilkel", "barbar", "gelişmemiş", "demokrasiye elverişsiz" bir yapıya sahip olduğu dünya âleme ilan edilecek; öte yandan da alttan alta İslâm dünyası adım adım işgal edilerek kontrol altına alınacak, Batılıların dünyaya "demokrasi", "insan hakları", "özgürlükler" getirmekten başka bir kaygıları olmadığı illüzyonu gayet etkili ve başarılı bir şekilde işlenecek ve zihinlere kazınacaktı.
Bu çift yönlü stratejinin Tunus''ta hâdiseler patlak verinceye kadar tuttuğuna inanılıyordu.
Ama Tunus ve ardından bölge ülkelerinde patlak veren ayaklanmalar, İslâmcılığın, Batı uygarlığının sömürgeci, tahakkümcü, işgalci yüzünü günyüzüne çıkarmasına yol açacak kadar güçlenmesi üzerine İslâmcılığın yürüyüşünü (bizzat İslâm''ı, en olmadığı şeyle) terörle özdeşleştirerek vurmak, durdurmak için geliştirilen bu çiftte strateji Tunus sokaklarında un ufak oldu.
Bundan sonraki süreçte Batılılar, bu ayaklanmaların Batıcı-otoriter statükoları büsbütün yerle bir edecek büyük dönüşümlere dönüşmemesi için, istikrarsızlıkları istikrarlı / kalıcı olarak kontrol edebilecekleri geçici bir strateji geliştireceklerini tahmin ediyorum. Hatta kuvvetle muhtemeldir ki, bu ayaklanmalar, İslâmcıların orta ve uzun vadede bölge ülkelerinde Batıcı statükoyu büsbütün yıkmalarını, dolayısıyla alttan alta fışkıracak zaman ve zemin kollayan dip dalga''nın suyüzüne çıkmasını engellemek amacıyla bizzat Batılılar tarafından tetiklenmiş de olabilir.
Eğer bu gözlemim doğruysa, ortaya şöyle bir manzara çıkacak büyük bir ihtimalle: Batılılar, aç, yoksul ve perişan vaziyette bıraktıkları / bıraktırdıkları kitlelere, kısmî demokrasi ve özgürlükler sunacak yeni sistemler ihdas ederek sus payı verecekler ve zaman zaman kitlelerin sokağa dökülmelerine (boşalmalarına) izin vererek istikrarsızlıklardan bir istikrar çıkarmaya çalışacaklar.
Ama şunu söyleyebiliriz kesin olarak: Dip dalganın, suyun yüzüne çıkması, Batılı oyuncuları ve yeni yerli oyuncaklarını yutması artık önlenemeyecek: Çünkü su, akmaya başladığı zaman, aşılmaz sanılan kayaları, dağları bile aşarak yatağını bulur…
Başlıklar :

