İstiğnâ ve iktifâ, bizim medeniyet tasavvurumuzun gönül verdiğimiz değerlerden süzerek rafine hale getirip kalplerimize emanet ettiği iki mühim kavramdır ve yalan dünyada Müslümanca yaşamak isteyen kişinin hayatında pek kıymetli bir yer tutar.
İstiğnâyı, ihtiyacımız olmayan şeyi elde etme arzusunun terki diye tarif edebiliriz. Arzu ve ihtiyaç bu babta ekseriyetle birbirine karıştırılır. Karışmasın diye bir misal verelim. Su içmek bir ihtiyaçtır, altın işlemeli kristal bir bardaktan su içmek ise arzu. Birisi olmazsa olmaz, diğeri olmasa da olur. Şunu da unutmayalım: Arzular sınırsızdır, ihtiyaçlar mahdut. Dünya senin olsa bir dünyam daha olsun diye arzu edebilirsin, bunun sonu yok. İhtiyaç ise koca dünyada yaşarken başını sokacak bir ev, ölürken üç arşın bez ve iki metre topraktan ibarettir, hepsi bu.
İstiğnâ, Arapça ‘gınâ’ yani zenginlik ve muhtaç olmama kelimesinden türetilmiş, biraz da gönül tokluğuna denk düşüyor. Mutlak manada müstağni olmak Allah’a mahsustur. Zira hiçbir şeye muhtaç olmayan yalnızca O’dur. Kula halifetullah olmak itibariyle bu istiğnadan düşen pay, Allah’tan başka hiç kimseye minnet etmemek, Hakk’a kul olmaya geldiği dünyada heva ve hevesinin peşine düşüp arzularına kul olmamaktır.
Müstağni olmak, bir lokma bir hırkaya razı gelip dünyadan el etek çekmek değildir. Allah cebinizde çok gönlünüzde yok etsin, diye dua edermiş kudemâ hazeratı. Cebinde zaten yok olanın istiğnâsı pek de sahici değildir. Çünkü arzu ettiğini alacak imkanı olmadığı için elde etmekten vazgeçmek bir tercih değil zarurettir. Bilakis elde edebilecek imkanı varken arzu etmekten vazgeçmek ve hatta ona ihtiyaç dahi hissetmemek; tercihtir, Müslümanca duruştur yiğitliktir. Buradan bakınca anti-kapitalist olmak için şova gerek yoktur, müstağni bir Müslüman olmak kâfidir.
Dil-be yâr dest-be kâr, buyrulmuş. Gönlün yârda olsun elin kârda. Böyle olabilen kimseler zekat, infak, tasadduk ve tevazu ile ahiretlerine akçe biriktirirler. Kefenin cebi vardır erenler, yaşarken yaptığımız hayırlı ve güzel işlerle dolar. Gönlü kârda olan gafilin eli yâre uzanmaz. Böyle kimseler kazandıkları ihtiyaçlarına yetmediği için Kârun kadar zengin olsalar bile hakikatte fakirdirler ve hem dünyalarını mamur edemezler hem ahiretlerini yıkarlar.
İstiğnâ gönlümüzde tam yer etsin diye bir kıssa arz edelim.
Şeyh Baba talebeleri ile ilim tedrisinde. Padişah yanlarından geçerken hallerini beğenip ihsanda bulunmak istemiş. Atından edeple inip Şeyh Babanın yanına bir kese altın bırakmış. Hazret elindeki asa ile altını kenara itip “Ben fakirlerden ihsan kabul etmem!” buyurmuş. Padişah, biraz da celalle “ben fakir değilim Efendi Baba, Padişahım!” deyince Hazret şöyle bir doğrulup Padişaha bakmış ve aralarında şu minval bir konuşma geçmiş:
-Sizde bu altınlardan çok var mı?
-Var
-Daha fazla olmasını ister miydiniz?
-İsterdim elbet, kim istemez!
-Demek ki sizdeki size yetmiyor, fakirsiniz. Bende hiç yok ve olmasını da istemiyorum. Bendeki bana yetiyor. Hal böyle olunca sizden daha zenginim. Bir zenginin bir fakirden ihsan alması uygun düşmez Padişahım. Uğurlar ola!
Tokat gibi değil mi? Padişaha değil her birimize hem de en okkalısından bir tokat!
İstiğnâ budur işte. Daha yok mu diyenleri için bu bahsin ser-levhası Ziya Paşa’dan gelsin.
“Rızkına kâni olan gerdûna minnet eylemez
Âlemin sultanıdır muhtâc-ı sultan olmayan”
Gelelim iktifâ’ya. Yetinmek demek, elde olana razı gelmek, sendekinin sana yetmesi. İsitğnâdan ayrıldığı yeri sanırım şöyle tarif edebiliriz. İktifâ bir hal, istiğnâ bir eylem. İktifâ içe dönük istiğnâ dışa. Birisi eldekiyle yetinmek diğeri eldekinden fazlasına ihtiyaç duymamak. Buradan bakınca istiğnâ iktifânın çocuğu. İktifânız size aittir bir başkası bilmeyebilir ama istiğnâ görünür ve bir başkasına da sizin duruşunuzdan haber verir, gönül sahiplerini iktifâya davet eder. Birisi size revnâk veriyor diğeri cemiyete.
Şöyle bir misal verelim. İçecek olarak su, ayran, şalgam yahut hoşaf bana yeter demek iktifâ. Siyah, şekerli ve gazlı o mâlum içeceğe ihtiyacım yok demek ise istiğnâ. Yeri gelmişken boykottan da bahsedelim. O siyah içeceği üretenler Gazze’de benim kardeşlerimi öldürüyor deyip içmekten vazgeçmek boykot; çok doğru ve güzel elbette. Fakat onlar zalimlere destek açıklamasa bile benim o içeceğe ihtiyacım yok demek ve ondan müstağni kalmak Müslümanca bir duruş. Boykotun dıştan gelen bir sebeple değil içten gelen bir kıvam ile maya tutturulmuş ve hayatın her safhasına yayılan asil ve zarif hali istiğnâ ve iktifâ. Sadüddin Ökten Bey hocamızın ‘Müslüman boykot etmez; müstağni olur!’ deyişini buradan anlamak lazım.
Batan fonlar, zarar gören beş yüz bin insan, yirmi milyar dolara yakın vurgun ve istiğnâ ve iktifâ ve bir de ihtiras!

