
Kaan Sekban’ın tabii’ye yönelik sözleri, dizi sektöründe kimin başarılı, kimin makbul, kimin görünür sayılacağına karar veren eski düzenin nasıl sarsıldığını gösterdi.
Kaan Sekban’ın tabii platformu ve burada yer alan yapımlar için kullandığı “Kariyerinde iyi yere gelememişlerin sığınağı” ifadesi, dizi sektöründeki kültürel tekel tartışmasını yeniden alevlendirdi. Sekban’ın sözleri, bir platform eleştirisini geçerek; oyuncuları, set emekçilerini ve bu yapımları tercih eden geniş izleyici kitlesini küçümseyen bir yaklaşıma dönüştü.
Türkiye’de uzun yıllardır belli yapım çevreleri, belli oyuncu havuzları ve belli ideolojik kodlar üzerinden şekillenen dizi sektöründe, tabii gibi yeni platformların görünürlük kazanması, sektörün alışılmış dengelerini de değiştirdi. Bu değişim, bazı çevrelerde rahatsızlık üretirken, tartışma çoğu zaman sanat kalitesi üzerinden değil; kimin nerede yer aldığı, hangi platformda göründüğü ve hangi hikâyenin anlatıldığı üzerinden yürütülüyor.

Sekban, Youtube programında tabii için sarf ettiği “Kariyerinde çok iyi noktalara gelmemiş, gelememiş, çeşitli sebeplerden dolayı, insanlar için orası bir sığınak oldu” sözleri de tam bu noktada tepki çekti. Bir yapımı, bir oyunculuğu ya da bir platformu eleştirmek elbette mümkün. Ancak yüzlerce oyuncuyu, kamera arkasında çalışan set emekçilerini ve seyircinin ilgi gösterdiği işleri topluca “başarısızlık” etiketiyle anmak, eleştiriden çok kültürel kibri işaret ediyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Sektörde iyi yere gelememek neye göre belirleniyor? Büyük dijital platformlarda yer almak başarı, başka bir platformda üretmek başarısızlık mı sayılıyor? Atatürk dizisini yayınlamaktan vazgeçen uluslararası platformlarda yer almak sanat kariyerinin ölçütü kabul edilirken, yerli bir platformda görünürlük kazanmak neden küçümseniyor? Siyonist politikalara açık destek veren ya da bu desteği kültürel alanda meşrulaştıran platformlarda bulunmak sorun edilmiyorsa, tabii’de yer alan oyuncuların hedef alınması nasıl açıklanabilir?

Bu tartışmanın bir diğer boyutu da temsiliyet meselesi. Başörtülü bir kadının hikâyesi, muhafazakâr bir mahallenin hafızası ya da toplumun uzun süre ekranda görünmez bırakılmış kesimleri anlatıldığında buna kolayca “propaganda” deniliyor. Buna karşılık belli ideolojik kalıplar, belli hayat tarzları ve belli kimlikler parlatıldığında aynı çevreler bunu “temsiliyet” olarak sahipleniyor. Oysa sanat, yalnızca bir zümrenin hikâyesini anlatma ayrıcalığı değildir. Sizin gibi düşünmeyen insanların da sanat yapma, hikâye anlatma ve görünür olma hakkı vardır.

Sekban’ın son dönemdeki çıkışları da bu tartışmayı büyüttü. Bir süre önce “Taşacak Bu Deniz” dizisinin oyuncularını hedef alarak “Korkunç oyunculuk” ifadesini kullanan Sekban, oyuncu Erdem Şanlı’nın cevabının ardından bu kez “toplumsal şiddet körükleniyor” söylemine sığınmıştı. Ancak bir platformu, diziyi, karakterleri ve oyuncuları topluca aşağılayan bir dilin de toplumsal gerilimi besleyip beslemediği sorusu yanıtsız kaldı.

Sekban daha önce Ayşe Barım’ın tutuklanması sürecinde de “Oyuncular sahip çıkmadı” diyerek sektör adına konuşmuştu. Oyuncu Lale Mansur ise Sekban’ın bu tavrına tepki göstererek, onun kendisini sektörün vicdanı gibi konumlandırdığını; fakat başkalarının emeğini, kararını ve şartlarını ezerek konuştuğunu dile getirmişti.
Elbette herkes bir kanalı, platformu, oyuncuyu ya da diziyi beğenmeyebilir. Eleştiri sanat alanının doğal parçasıdır. Fakat eleştiri, beğenilmeyeni aşağılamanın kılıfı hâline geldiğinde orada artık estetik bir tartışmadan değil, kültürel hiyerarşi kurma çabasından söz edilir.
Çünkü sanat birkaç ismin kariyer tekelinden ibaret değildir. Sektörün merkezinde yer bulamayan herkes başarısız değildir. Kimi zaman görünmezliğe terk edilenler, yalnızca yeteneksiz oldukları için değil; doğru çevreye, doğru ideolojik hatta ya da doğru ilişki ağına dahil olmadıkları için dışarıda bırakılır.
Bu yüzden Sekban’ın sözleri yalnızca tabii’ye yöneltilmiş bir eleştiri olarak okunamaz. Bu sözler, Türkiye’de kültür-sanat alanında kimin makbul, kimin görünür, kimin “başarılı” sayılacağına dair eski bir tahakküm dilinin bugünkü yansımasıdır. Ve bugün asıl kırılan şey de tam olarak bu: Birkaç çevrenin belirlediği kariyer hiyerarşisi, artık tek ölçüt olmaktan çıkıyor.











