'de sıcak ve hızlı gelişmelerin yaşandığı son onbeş gün içinde bazı konferans ve toplantılar için İngiltere'de bulunuyorduk. RP-DYP hükümetinin güvenoyu alma çabalarının sürdüğü saatlerde, Londra Üniversitesi'nde tertip edilen "İslam ve Modernlik" başlıklı sempozyumda dünyanın değişik yerlerinden gelen katılımcıların benzer sorularına muhatap olduk: "RP-DYP hükümeti güvenoyu alabilir mi? Birtakım dış telkinlerle Meclis içi dengeler değişir mi? Bu dengeler değişmezse bile ordu müdahalesi ile RP başkanlığında bir hükümetin önüne geçileblir mi?"
Bu sorular karşılığında verdiğimiz rahatlatıcı cevaplar, böylesi olağanüstü dönemlerde askerî müdahale haberi almaya alışmış kulakları tatmin etmeye yetmiyordu. Çoğu îslam ülkelerinden gelen katılımcılar için siyasî meşruiyyet prosedüründen çok siyasî gücün ağırlığı önemliydi ve siyasî güç demek uluslararası güç merkezleri ile bağlantılı askerî güç demekti. Bu hükümetin güvenoyu alacağını ve Türkiye'de bir askeri müdahalenin olmasının gerek uluslararası konjonktür, gerekse iç dengeler açısından şu anda mümkün olmadığını söylememiz biraz fazla iyimser bulunuyor ve "Ama Cezayir..." diye başlayan itiraz cümleleri yükseliyordu.
Genel olarak ele alındığında RP-DYP koalisyonu yurtdışındaki bu çehrelerde kaygı ile coşkunun karıştığı bir ruh hali içinde yankı buldu. Kaygılar formel iktidar ile gerçek iktidar arasında islam dünyasında yaşanagelen kategorik ayrımdan kaynaklanmaktadır. İslam dünyasında şu anda iki grup siyasî sistem sözkonusudur. Birisi kitle desteğinden yoksun olması dolayısıyla meşruiyyet testinden geçmemiş yapılanmalardır ki burada gerçek iktidarı elinde bulunduranlar formel/hukuki görünen iktidara da sahip olanlardır. Krallıklar ve diktatörlüklerin hakim olduğu bu yaplanmalarda siyasî sistemin iktidar üretmesi değil iktidarın sistem üretmesi sözkonusudur. Siyasî sistem iktidarı elinde bulunduran hanedan ya da askerî elite tâbi olunca hukukilik ve meşruiyyet meselesi kökünden yok edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla da iktidarı elinde bulunduranların herhangi bir merciden yetki almaları sözkonusu değildir. İşin ilginç yanı ise bu iktidarların güçlerini de büyük ölçüde uluslararası sistemden alıyor olmalarıdır.
İkinci grup ülkelerde ise gerçek iktidarı elinde bulunduranlar formel iktidarın sınırlarını da tesbit etme gücüne sahip olmaktadırlar. Burada formel iktidarı üretmesi gereken siyasî sistem ve anayasal yapı ile gerçek iktidarı elinde bulunduran elitiçi yapılanma birbirinden ayrıştırılmış ise de karşılıklı etkileşim alanları her an mevcut olagelmiştir. Bu da siyasî meşruiyyet alanının merkezi denetimi sorununu beraberinde getirmiştir. Böylesi bir denetimi kim ve hangi hakla yapacaktır sorusu şimdiye kadar meşruiyyeti kendisinden menkul elit-içi mücadelenin ilgi alanı içinde kalmıştır.
Siyasî sistemin öngördüğü iktidar olma yolu bu tür denetimlerle yönlendirildiği takdirde gerçek iktidar ile formel iktidar arasındaki pergel açılır ve halk siyasî performansla ilgili olarak kimi ödüllendirip kimi cezalandıracağı konusunda tereddüte düşer. Gerçek siyasî meşruiyyet olan yapılarda formel iktidar ile gerçek iktidar arasında ya tam bir aynilik, ya da istisnai hallerin önceden bilindiği açık bir yakınlık ilişkisi halleri mevcuttur. Anayasal sistemin bunu garanti edememesi sistemi ciddi bir meşruiyyet bunalımı ile karşı karşıya bırakır.
Dış gözlemcilerin bu konuda duyduğu kaygılar İslam dünyasında formel iktidar ile gerçek iktidar arasındaki bu çelişkinin çok açık bir tarzda sürüyor olmasından ve Türkiye'nin de bu konuda bir istisna teşkil etmediği yargısından kaynaklanmaktadır. Türkiye'nin Tanzimat'tan bu yana yasayageldiği çelişkileri ve bu çelişkilerin doğurduğu tecrübe birikimini yeterince tahlil edemeyenler şu anda Türkiye'de yaşanmakta olan süreci de yeterince anlayamamadadırlar. Türkiye'de yaşanmakta olan süreç ve bu sürecin ortaya çıkardığı RP-DYP koalisyonu kısa dönemli Meclis aritmetiğinin bir yansıması değil uzun dönemli bir siyasi kültür dönüşümünün ürünüdür. Gerek siyasî sistemin öngördüğü mekanizmalarla RP'nin sistemin içinde formel bir güç sahibi olması, gerekse bu konuda elit içi yapılanmanın sürdürmeye çalıştığı ipoteğin kalkması böylesi bir siyasî kültür dönüşümü açısından anlamlı bir bütünlük arzetmektedir. Türkiye'nin İslam dünyasına model olma iddiasının gerçek değeri de bundan sonra siyasî kültür dönüşümünün gerçek ve formel iktidarı ilişkilerini siyasî meşruiyyet açısından ne şekilde etkileyebileceği sorusu ile bağlı olarak ortaya çıkacaktır.