Abartma da bir iletişim yöntemidir. Boyner’in “Bu Gemi Hepimizin. Aynı Gemide Birlikte Güzeliz” sloganıyla yayınladığı son reklam filmi abartının tipik örneklerinden… Bizim okumamıza göre bu kampanya ile şunu abartarak söylüyor Boyner: “Bizim hedef kitlemiz toplumun sadece bir kesimi… Hem de tamamına oranla hayli dar kesimi…”
Bu bir tercihtir. Her marka toplumun tamamını hedeflemek zorunda değildir. Ancak o zaman reklamı toplumun tüm kesimlerinin izlediği mecralarda yayınlamaz, sadece o hedef kitleye ulaşmaya çalışan iletişim araçlarını tercih edersiniz…
Bir de filmin hayli klişe duran sloganı var. Bazılarına “Her şey güzel olacak” şeklindeki İmamoğlu’nun siyasi sloganını çağrıştırabilir ki, bu da olaya tüy dikiyor tabiî…
Uzun yaşamın faturası
Dünya, çatışmalar ve YZ dışında, pek de göze çarpmayan hayli derin bir dip dalgasıyla karşı karşıya. Doğum oranları düşerken, insan ömrü uzuyor. Bu durum; sosyal güvenlikten sigortacılığa, aile ekonomisinden devlet bütçelerine kadar pek çok dengeyi de değiştiriyor. Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik Ekonomik Araştırmalar Müdürlüğü’nün hazırladığı “Uzun Yaşam Ekonomisi” raporu, işte bu büyük dönüşümün fotoğrafını çekmiş.
Rapor, 2050 yılında dünyadaki 65 yaş üstü nüfusun neredeyse iki katına çıkarak 1,6 milyara ulaşacağını öngörüyor. Bugün her 10 kişiden biri 65 yaş üstüyken, çeyrek asır sonra her altı kişiden biri bu yaş grubunda yer alacakmış.
Türkiye cephesine gelince… Genel Müdür
Taha Çakmak’ın liderliğindeki ekibin çalışmasına göre, ülkemizdeki durum, pembe bir tabloya işaret etmiyormuş. Türkiye’de sigara kullanımındaki %28,3 ve yetişkin obezitesindeki %2,2’lik oranlar, ilerleyen yıllarda kronik hastalık yükünün ve medikal giderlerin ciddi şekilde artacağını gösteren işaretler.
Araştırmalar, 2050’de ortalama insan ömrünün 78 yıla çıkacağını ve bu ömrün yaklaşık 11,4 yılının hastalıklarla geçeceğini öngörüyor. Bu noktada Bireysel Emeklilik Sistemi, Tamamlayıcı Emeklilik ve Uzun Süreli Bakım Sigortası gibi araçlar artık lüks olmaktan çıkarak geleceği emniyete almanın temel şartı haline geliyor.
İşin sevindirici tarafı; yapay zekâ destekli erken teşhis mekanizmaların ve GLP-1 (obezite) gibi yeni nesil tedavi çözümlerin, yükselen sağlık maliyetlerini dengelemek için güçlü birer silah olarak devreye girmesi. Sağlıklı geçirilen sürenin uzaması, küresel ekonomiye yıllık 12,5 trilyon dolarlık devasa bir katkı sağlama potansiyeli taşıyormuş.
Görünen o ki; ömre eklenen yıllar, finansal güvence ve koruyucu sağlıkla desteklenmiş bir “kalite dönüşümü” olarak kurgulanmak zorunda…
Araştırma hem önlem almak hem de tedbiri elden bırakmamak gerektiğinin altını bir kez daha çiziyor.
Ruhtan süzülen kelimeler
Doğru kavramlarla düşünülmezse, doğru duyguları inşa etmek neredeyse imkânsızdır. Bu bağlamda Türkçenin ‘kolonializmden’ arındırılmış, kültür coğrafyamızın süzgecinden geçmiş sözcükleri sadece birer iletişim aracı değil; birer duygu mimarisidir.
Eşim Dr. Arın Saydam dil dünyasında dolaşmayı pek sever. Türkçenin zenginliğine dikkat çeken bir video yayınladı Instagram’da. Batı dillerinde karşılığı tam oturmayan bazı kavramlara dokundu, ki anlamları çok derin… Arın Hanım’ın Instagram hesabından ilettiği bazı kavramlara, onların açıklamalarını kısmen alıntılayıp kısmen de bizim yaklaşımımızla aydınlatmaya çalışarak bir göz atalım:
Gönül: Öz Türkçedir. Batı dillerindeki “heart” (kalp) sadece duyguyu, “mind” (akıl) ise sadece mantığı temsil eder. Gönül ise aklın ve ruhun birleştiği o yüce makamı… Gönül yıkmanın vebali büyüktür, tıpkı Yunus Emre’nin dediği gibi: “Gönül Çalap’ın tahtı, Çalap gönüle baktı / İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise.” -
Melâl: Arapça kökenli olsa da Türk edebiyatında, özellikle Ahmet Haşim’in kaleminde bambaşka bir derinlik kazanmıştır. Nedensiz, ince ve varoluşsal bir hüzündür.
“Melâli anlamayan nesle aşinâ değiliz…” Ahmet Haşim bu dizeyle, melâli sadece hissetmekle kalmaz; onu anlamayan, ruhun bu ince sızısından nasibini almamış bir nesille derin bir zevk ve duygu kopuşu yaşadığını ifade eder.
Hicran: Sıradan bir ayrılık değil; ruhun bir parçasının geride kalması, unutulması imkânsız o derin sızıdır. Fuzulî der ki, “Hicran okuyla sine-i mecruhuma vurma...”
İmtina: Bir şeyi yapabilecek muktedirlikteyken, nezaketen veya zarafetten ötürü geri durmaktır. Modern dünyanın kaba “hayır”ından çok daha zarif bir duruştur.
“İnsanlığın en yüksek mertebesi, gücü yettiği halde incitmekten imtina etmesidir.” - Cemil Meriç
Sitem: Öfke değil, kırgınlık ifadesidir. Zira insan sadece değer verdiğine sitem eder; sevilmeyene ancak kızılır.
“Sitem, sevginin nazlı çocuğudur; yabancıya sitem edilmez.” - Attilâ İlhan
Hemdem: Farsça hem (birlikte) ve dem (nefes) kelimelerinin birlikteliği... Konuşmadan, aynı nefesi paylaşarak anlaşabilen dostları anlatır. Mevlânâ çok güzel özetler: “Hemdem olanın kelama ihtiyacı yoktur; bakışlar zaten hakikati söyler.”
Tevekkül: Gayreti gösterip, sonucu hayatın akışına ve Yaradan’a bırakarak iç huzuru yakalamaktır. Bu kelimeyi Mehmet Âkif Ersoy ne güzel anlatmıştır:
“Kaderi zorlama, tedbirini al, gerisini takdire bırak. Zira tevekkül, tembellik değil; gayretin teslimiyetle taçlanmasıdır.”
Hasbihâl: “Haliyle hallenmek” demektir. Laflamak değil; iki ruhun birbirine samimiyetle kapı açmasıdır, tatmini had safhadadır. Şeyh Sadi-i Şirazî’nin dediği gibi; “Dost ile yapılan bir hasbihâl, bin yıllık yalnızlığı siler.”
Ruhuna, dolayısıyla diline sahip çıkan toplumlar varoluşsal nedenlerini inşa etme, koruma gücünü elde ederler….
Tıpkı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Dil Kurumu sözlüğünün girişine yazdığı gibi; “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin”…

