Mine Kırıkkanat seçkinci bir yazar. Biz demiyoruz, kendisi diyor. "Benim seçkinliğim, çatal-bıçak nasıl tutulur, (sözüm meclisten dışarı) Cumhurbaşkanı ya da Başbakan olmadan öğrenmiş olmaktır, yani küçükken."
Aslında bu nitelikte seçkinci olmasında bir sorun yok. Ancak seçkinciliği, beğenmediği ya da istemediği herkese hakarete sebep olduğu için bu konu, bahis konumuz oluyor. Ayşenur Aslan''ın CNN Türk''teki "Medya Mahallesi" isimli programında olduğu gibi... Programda herkese kızıyor, simitçiler hariç. Sanırım halk kesiminden irtibatta bulunduğu tek gurup onlar. Bıçak çatal tutmayı geç öğrenenlere, karıları başörtülü olanlara, kapı tokmağı(?) gibi ya da Hermes başörtü takanlara, 70 metrekareden daha büyük evi olanlara, çok ceket sahibi olanlara... Bu programdaki en seçkinci söylemi de Siirt - Pervari olayı üzerine. Pervari Belediye Başkanının "Biz olayı kendi aramızda kapattık" sözü üzerine; "Bunu şu şekilde yorumlayabiliriz. Biz zaten 30 tane çocuk yapıyoruz, 10 tanesini böyle kullanabiliriz..." diyor.
Hiç bir mazeret kabul etmeyecek bu açıklama, Kırıkkanat okuyucusunu yadırgatmaz aslında. Sabır gösterip arşivine bakarsanız başörtüsü, İslamiyet, pislik gibi konularda yazılmış birçok yazısını bulabilirsiniz.
"Türkiye kıçın kıçın geri gidiyor" önermesini ispatlamak üzere halk otobüslerinden plajlara, piknik mahallerine Türk halkını yakın inceleme altına alan yazar, bu konuları kötü bir maksat ile değil, gerçeğin ilamı amacıyla kaleme alıyor! Kendini bir kahraman, yazdıklarını da Cumhuriyet savunusu olarak görüyor!
Mesela koku takıntısı! Özellikle başörtülülerin pis koktuğunu, saçlarının hastalıklı olduğunu, doktora gittiklerinde ortaya yayılan kokuları anlatan yazıları "Beyaz Türk" zihniyetini anlamak açısından ibretliktir. "Halkımız eğleniyor" başlıkla yazısı da ayırımcılığa en iyi örnek yazılar arasında zirveyi zorlar.
Elbette seçkinci bir aydın olmak, hele de Fransa''da yaşamış olmak, yekten herkese hakaret etme hakkını kendisine verir. Amma velâkin memleket ahalisi bu!
Bu arada yukarıda sözünü ettiğimiz programda dile getirdiği "simitçi ile kahvaltı ederim, onlar ile etmem" (onlar başbakan oluyor) sözü de ibretlik. Bir defa o simitçi eminim piknikte mangal yakar, muhtemelen karısı da türbanlıdır. Koku meselesini bilemem. Hem seçkinci, hem halkçı olunur mu, onu da bilemem. Ancak minibüse binerek Kadıköy''e gitmeyi halkçılık sayan Kırıkkanat''ın insani kıstasları bunlar...
CUMHURİYET''İ KORUMAYI VAZİFE EDİNENLER
Bir başka Cumhuriyet muhafızı da Sultan Atıcı. Almanya''da Frankfurt''ta yaşıyor. Avrupa ve Türkiye Kadınlarını Koruma Derneği Başkanı. Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan hakkında başörtülü eş oldukları gerekçesi ile savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Bu makamların kamusal alan, eşlik görevinin de kamusal bir görev olduğunu iddia ederek. Sultan Atıcı''nın başvurusu savcı tarafından muadili bir suç olmaması gerekçesi ile reddedilmiş. O da Cumhuriyet''i korumayı ve Türkiye''nin imajını kurtarmayı vazife edinerek savcıya itiraz dilekçesi yazmış. Ne yazık iki itirazı Emine Erdoğan''ın büyük bir başarı ile geçen Brüksel toplantısına denk gelmiş durumda. Herhalde Sultan Atıcı Avrupa gazetelerini okumuyor. Çünkü Avrupa''da bugünlerde çıkan bir başka haber de onun iddialarının tam tersi bir gerçeği dile getiriyor. İtalyan Dış İşleri Bakanı Frattini, Türkiye''yi Avrupa''nın karşısına çıkacak güç haline geldiğini söylemiş. Anlaşılan Sultan Atıcı Türkiye''nin Avrupa''daki imajını Almanya''ya gittikleri tarihten bu yana donmuş kalmış dernek mensupları arasında ölçüyor.
SİİRT KİMİN SUÇU?
Çocukken oynadığımız bir oyun vardır. Biri getirmiş, biri pişirmiş, biri yemiş diye devam eder… Ne tek başına Siirt''in, ne tek başına okul yöneticilerinin, ne de tek başına faillerin suçudur bu yaşananlar. Göz yuman, duymazlıktan gelen, olayı ört bas eden herkes bu suça ortak olmuş durumda. Tıpkı töre cinayetlerinde olduğu gibi. Mardin''de dinlemiştim bir seferinde, koskoca bir köyün, öldürüleceğini bile bile, bir kızın ölümünü sessizce seyretmelerini. Güneydoğu''da kadın intiharlarının arttığı dönemde bölgedeydim. Fısıltı ile konuşuluyordu. Ortada tecavüz ya da cinsel ilişkiye, mevki ve güç kullanarak zorlama olan vakalar vardı. Failler onurlu (?), isim sahibi kişilerdi. Koskoca bir şehrin suçlara tanıklığını ve sessizliğinin bedelini kendi istekleri ile ölümü seçen genç kızlar ödemişti. İntihar onlara sunulan tek çıkış kapısıydı. Hangi baba bu konuyu konuşabilirdi, ya da hangi anne? Hangi savcı? Kim bu cesarete sahipti ki? Taraflar için şiddetin parlak ambalajlara sarıldığı her bölgede olduğu gibi burada da cinsel şiddeti kim konuşabildi?
Sorun şehrin imajı değil, erkek bakış açısı, nam, soy sop, para değerleri girmeden adaletin tecelli edebilmesi. Bütün bu süreçte medyaya düşen elbette haberdar etmek, ama suçun bireyselliği ilkesini unutmadan, pornografik bir dil kullanmadan, işin içine "bu resim çoksatar" çıkarcılığını katmadan, siyasi kavgalara çocukları alet etmeden, arkadakilere damga vurmadan. Suçlu tek değil. Meseleyi anlatmak, savunmak ve suçlamak arasındaki dili iyi kuramazsak olaylar kişiselleşir.
Bu dili kurmak siyasetçinin olduğu kadar medya mensubunun da görevi olmalı.
Başlıklar :

