Birçok kimse başlıktaki türden soruları hiç kafasına takmadan yaşayıp gidebiliyor; hayata ilişkin azıcık da olsa merakı olanlarsa dünyanın kendisine ne anlattığını düşünüyor daha çok. Bir de madalyonun diğer yüzü var ki, buna pek dikkat etmiyoruz. Nedir o? Biz hayata ne anlatıyoruz? Varlığımızla, hikayemizle, karakterimizle, inandıklarımızla, inanmadıklarımızla, düşünüp hissettiklerimizle, içimize doğanlardan dış dünyaya sunduklarımızla biz hayata ne anlatıyoruz? Başkaları için neyin içini dolduruyoruz? Biz, kendimiz olarak, hayatın seyri içinde, insanlığın büyük hikayesi içinde ne anlama geliyor ve ne ifade ediyoruz? Eksik olan neyi tamamlıyoruz? Bu konuyu düşünmek, belki karanlıkta bırakıp unuttuğumuz birçok şeyi aydınlatacak bilgileri verebilir bize. Ve bu bilgiler, anlayamadığımız için üstünde durmadığımız, önemli olduğu halde manasına eremediğimiz pek çok şeyi izaha ve açıklığa kavuşturabilir.
“İnsan yalnız başkalarına değil, kendine karşı da akıl ermez olabilmeli. Kendimi inceliyorum; bundan yorulunca, zaman öldürmek için bir sigara yakıyorum ve düşünüyorum; Tanrı bilir, Yaradanım benimle ne demek istedi, veyahut benden ne ortaya çıkaracak diye düşünüyorum” diyor Soren Kierkegaard, ‘Aforizmalar’ından birinde.
Kader, yüce kitabımızda da buyurulduğu üzere ilminin, bilgisinin pek azına sahip olduğumuz bir mesele… Zorlamamak da gerekiyor belki zihni daha fazlası için… Ancak insan hayatının bir kader üzere işlediğine dair sezgiler geliştirmek, çok derinliğine olmasa da okumalar yapmak, her şeyin nasıl birbirine bağlı olarak yürüdüğüne dair geriye doğru muhakemelerde bulunmak yine de mümkün. Hayatımızda kaderin dokunuşlarını keşfe çıkmak mümkün. Neden gerekli bu? Eğer yaşadıklarımıza dair bir idrak sahibi olmak istiyorsak anlamın sığ sularından biraz daha derinlere doğru yol almak gerekiyor çünkü. Her şeyin anlamına ilişkin bakışımıza derinlik katacak bir tefekkür, olacak olanı daha iyi karşılamamızı, daha rahat sindirmemizi, daha mütevekkil bir hissiyatla yol almamızı sağlayacaktır. Bu kesinlikle az şey değil; aksine bugün belki bütün insanların en çok ihtiyaç duyduğu şey!
Goethe, ‘Genç Werther’in Acıları’ isimli meşhur kitabında insan hakkında üstünde düşünmeye değer bazı şeyler söylüyor: “İnsanlara cazip gelebilecek özelliklerden bende eksik olan nedir bilmiyorum; benden hoşlanan birçok insan var, benimle ilgileniyorlar, ama yollarımız sadece kısa bir süre için kesişiyor ve ben buna üzülüyorum. Buradaki insanların nasıl olduklarını soracak olursan, şunu söyleyebilirim: Her yerdeki gibi! İnsan aslında karmaşık bir varlık değil. Çoğunluğu zamanın büyük bir bölümünü yaşamak için kullanıyor, geriye kalanı ise, özgür oldukları küçük zaman diliminden öyle korkuyor ki, ondan kurtulmanın her yolunu deniyor.”
Yaşarken yol boyu çok insanla tanışıyoruz ve bunların çoğu zamanla gelip geçiyor. Tecrübe ederken bu irtibatların hiç kopmayacağını, bu tanışıklıkların hep hayatımızın içinde yer bulacağını düşünüyoruz ama çoğu zaman öyle olmuyor. Bir şeyler değişiyor, araya engeller, mesafeler giriyor, yollar ayrılıyor, yakınlıklar hayatın seyri içindeki sebepli sebepsiz uzaklaşmaların ellerinde bir şekilde eriyip gidiyor. Gerçek dostluk bunun ötesinde bir şey olmalı. Hayatımızdaki yeri hiç kaybolmamalı, dostluklar mesafelere kurban olmamalı. Dost dosta hakikatten renkler, kokular, tadlar taşımalı. Dostluk ağacı köklerini derinlere uzatmalı ve değil yeller, esintiler, kasırgalara, tayfunlara bile direnebilmeli. Dost, dostun içini görebilmeli, halini bilebilmeli, kimse yokken dostunun yanında olabilmeli. Dostlardan biri fiziken dünyadan göçtüğünde, diğerinin gönlünde yaşamaya devam edebilmeli.
“Bugün varsan, yarın da varsın” dedi meczup, “bugün yoksan, dün de yoktun!”

