Türkiye NATO'ya tam olarak 1952 yılında katıldı. 1954 yılından itibaren, ABD'nin NATO çatısı altında, Türkiye sınırları içinde üs kurmasına ve asker bulundurmasına izin verilmişti. 1960'lı yıllarda bu üslerin sayısı 100'ü aşan rakamlardaydı. 40'lı yılların sonları, 50'li yılların başlarında, Batı'dan Hitler, Doğu'dan SSCB tehdidi, Türkiye'yi konjonktürel olarak NATO ittifakına katılmasına zorlayan önemli etkenlerden biri olmuştu. Ancak Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyasında bu tercihin bedeli Ankara için ağır olmuş tabiri caizse, ülke yağmurdan kaçarken doluya değil uzun yıllar sürecek, kaos, istikrarsızlık ve terör sarmalı içine itilmişti.
İlk bedel, Birleşmiş Milletler'in çağrısı üzerine, TBMM kararıyla Kore'ye asker gönderme onayı üzerine verilmişti. Yaşanan çatışmalarda, TSK 721 şehit, 2417 yaralı, 346 hasta, 234 esir ve 175 kayıp vermişti. 1950'li yıllarda Türk askerinin, Kuzey ve Güney Kore'yi ayrı ayrı işgal eden, Sovyetler Birliği ve Amerika arasında yaşanan, emperyalist strateji ve amaçlar uğruna yapılan savaşa gönderilmesi yanlış bir devlet kararıydı. Türkiye, ABD menfaatleri çerçevesinde kendisi ile ilgili olmayan bir savaşta yüzlerce şehit binlerce yaralı verirken, Pentagon ve CIA, Türkiye'deki uzantıları vasıtasıyla milli irade ve demokrasiye karşı darbelere açık ve örtülü destek vermeye günümüze kadar devam etmişti.
''Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu'' atasözünden de anlaşılacağı gibi, kuvvetle muhtemel veya yüksek bir olasılıkla, ABD'nin gizli ikinci Syket-Picot Anlaşması çerçevesinde, Türkiye sınırlarını da içine alan Kürt Koridoru içinde, Kürdistan devletinin kuruluşuna, Türkiye'nin ulusal güvenliğini tehdit etmesi nedeniyle muhalefetine rağmen örtülü destek vermesi, ABD'nin dost ve müttefik bir ülke olmadığını açıkça ortaya koymuştu.
14 Mayıs 1950 genel seçimleri ile demokrasi şehidi Menderes 27 yıllık CHP iktidarını sona erdirmişti. Demokrat Partisi'nin, Ortadoğu'daki ilk icraat ve ilişkileri, bağımsız bir dış politika izleyeceğine yönelik işaretler ve en önemlisi de vesayetçi yapılar karşısında''Yeter Söz Milletin'' sloganını hayata geçirmesine yönelik çalışmaları, NATO'nun örtülü şemsiyesi altında faaliyet gösteren illegal üst yapı ve Türkiye taşeronlarını (Kontrgerilla) rahatsız etmişti.
Sonuç, Türk demokrasisi için kara bir leke sayılabilecek şekilde gelişmiş, Başbakan Adnan Menderes ve iki eski bakan asılarak şehit edilmişlerdi. 27 Mayıs darbesi millet iradesini öteleyen askeri vesayetçi yapıları öne çıkarıp taçlandıran daha sonraki yıllarda gerçekleştirilen darbe ve muhtıralarda, darbecilere, darbelere giden yolda, kilometre taşlarının döşenmesinde ana kaynak işlevi görmüştü.
Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyasında, Türkiye NATO üyesi bir ülke olarak genelde NATO'nun 'Tehdit Konsept' değerlendirmelerini kendi ülkesinde birebir uygulamıştı. Bu yanlış uygulamaların bir sonucu olarak, NATO ülkelerinde kurulan Gladyo şebekeleri (gölge ordular) 1960'lı yıllarda Türkiye'de de kurulmuştu.
Özel Harp Dairesi ve Kontrgerillasının resmi görevi, ''Komünist işgal ya da ayaklanma durumunda, işgale son vermek için gerilla yöntemlerini ve mümkün olan tüm yer altı faaliyetlerini kullanmak'' olarak belirtilse de 'gölge görevler yurt içi kontrol ve yanıltma operasyonlarıyla o kadar iç içe geçmişti ki; Kontrgerillaları teröristlerden ayırt etmek giderek zorlaşmaya başlamıştı. Üstelik ''Gizli Orduların" yurt içi görevini ifa ederken rejime karşı ayaklanma durumunda harekete geçebileceği, NATO'nun Avrupa Müttefik Kuvvetler Baş Karargahı (Gölge Orduların Gizli Koordinasyon Komitesi şemsiyesi altında faaliyet gösteren bölümü) ile imzalanan askeri bir anlaşmada açıkça belirtiliyordu. (Devam edeceğiz)