Bir lokantada veya kafede şu sahneye mutlaka denk gelmişizdir. Siparişler masaya gelir ancak kimse çatala, kaşığa uzanmaz. Çünkü eller önce telefonlara gitmiştir. Peçete ve tuzluk kadrajdan uzaklaştırılır, fotoğraf çekilir, paylaşılır…
Sonrası malum. Masanın, mekânın âlemi değişir. Ortam sanallaşır. Beğeniler, lezzetin ve muhabbetin önüne geçer. “Ah canım, ortam çok güzel” mesajlarının yağdığı o karedeki dumanı tüten çorba ise çoktan soğumuştur.
Gösteriş eskiden eşyanın tabiatıydı. Ancak bir sınırı vardı. Büyükler “ayıptır” derdi. Çünkü neyle, hangi malla, eşyayla olursa olsun gösteriş bir zamanlar utanılası bir hareketti. Olanı vardı, olmayanı vardı. Hem “göz” diye bir şey de vardı. Büyüklerimiz, fırın camekânındaki ekmeği, üzerine bir yoksulun bakışları sinmiştir diye almaktan imtina dahi ederdi.
Bugün bu hassasiyetler, insani incelikler sergilenemez oldu. Ancak daha önemlisi, meselelerimiz eşyanın ötesine geçti. İnsan artık vitrine kendini koydu.
We Are Social’ın 2026 verilerine göre Türkiye’de haftalık sosyal medya kullanım süresi 25 saati aşmış durumda. Dünya ortalaması ise 18,5 saat civarında. İnternette günde ortalama 8 saat geçiriyoruz.
Yani haftanın bir gününden fazlasını ya başkalarının vitrinine bakarak ya da kendi vitrinimizi düzenleyerek harcıyoruz.
Peki bunun bedeli ne?
Dümdüz ifade etmek gerekirse, insan bir süre sonra kendisi olmayı bırakıp “sanal ikizinin” hizmetçisine dönüşüyor. Sonuç olarak da yaşadığını değil, “gösterdiğini” yaşıyor.
Dürüst olalım: Bu yalnızca gençlerin veya influencerların yaşam biçimi değil. Gösteriş, her yaştan her kesime, her düşünceden her eğitim seviyesine, her meslek dalından her yaşam biçimine kadar toplumsal hayatımızın dokusuna sirayet etti.
Bir süredir dikkat ediyorum. Kalabalık olmakla övünüyoruz. Salonun dolu olması, meydanın taşması davanın, hareketin doğruluğuna delil sayılıyor. Mesela doğruyu savunanlar sayıca azsa destek bulamıyor. Kalabalık ölçüsü, hakikati ikinci plana düşürüyor. Ne söylendiği değil, kaç kişi geldiği konuşuluyor.
Bir sosyal medya sahnesi olarak tasavvur edin lütfen. Tevazuyu öğretmesi gerekenler, meclislerinden şatafatla uğurlanıyor. Bir cemaat liderinin yolculuğu konvoylarla, protokol düzeniyle törene dönüşüyor. Belki de içeride az önce Peygamber Efendimiz’in “Dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi ol” Hadis-i Şerifini konuşan insanlar, kapıdan çıkınca dünyanın en gösterişli yolcusu oluyor. Bu çelişkiyi görmemek mümkün mü?
Bir mesele daha var ve bizzat muhataplarına da söyledim, yüzlerine karşı eleştirdim. Genç siyasetçiler gittikleri şehirlerde meşalelerle karşılanıyor. Daha ortada bir icraat yok, bir emek yok. Ama olağanüstü bir tören hazır. Bu sahneyi izleyen genç ne öğreniyor? Gösterişli olmayı.
Haliyle ölçüyü kaybettik. Gereğinden fazla seviniyor, hak edilenden fazla değer biçiyoruz. Bir atama, bir galibiyet, bir ödül... Hepsi destanlaşıyor. Ölçüsüz sevinen toplumun hayal kırıklığı da ölçüsüz olur. Bugün göklere çıkardığımızı yarın yerin dibine sokmamız bundandır.
Bunlar aklıma geldi, yazdım. Dileyen katkı sunarak uzatabilir.
Ancak şu özeleştiriyi yapalım: Görünmek, var olmanın önüne geçti.
Oysa insan kendine ait bir alanda, kimsenin görmediği bir köşesi olduğunda derinleşir. Her an sahnede olanın ise ancak alımlı ama geçici ambalajları olur.
Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu’nda bu hâli şöyle teşhis etmişti: “İnsan ruhu, ötekinin bakışından uzak, kendi başına kalabileceği alanlara ihtiyaç duyar.. Butünüyle ışıklandırılması yanmasına ve bir tür ruhsal tükenişe yol açacaktır.”
Toplumlar için de durum farklı değil. Kalabalığını, şatafatını, mahremiyetini gösteren toplumda herkesleşme başlar. Sabır, tevazu, kanaat ise kaybolur. Çünkü bunlar etkileşim toplumunda beğeni alacak fotoğrafa dönüşmez.
Herkes, hepimiz “Bu gidiş nereye?” diye soruyoruz. Yanıtı belli ama yanıtlaması zor bir soru bu. Çünkü vazgeçmemiz, bir adım geri atmamız, durmamız, soluklanmamız ve en mühimi de kafamızı kaldırıp olan biteni gözlerimizle görmemiz gerekiyor.
Belki de işe küçük bir yerden başlamak gerekiyor.
Güzel bir restoranda bir akşam yemeğini kimseye göstermeden yemekten… Bir sevinci doya doya yaşamaktan, önce ailemizle, sonra çevremizle paylaşmaktan… Bir iyiliği kimse bilmeden yapmaktan… Bir badireyi sessiz sedasız atlatmaktan…
Ve çorba, sıcakken içilir.

