
I-
Günlük hayatta insanların ne kadar değiştiği, bozulduğu üzerine konuşmalar yapmak/işitmek çok sık rastlanan bir durumdur. Dünü, bugünü olumlama üzerinden kategorize ederiz: “Bulaşık makinesi, elektrik süpürgesi, çamaşır makinesi, televizyon, cep telefonu, bilgisayarın olmadığı dün ne kadar da çekilmezdir!”
Ya da dünü, bugünün aksayan yanlarını nazara vermek için aşırı idealize edilmiş bir şekilde tasvir ederiz: “Eskiden insan insanın kıymetini bilirdi. Dayanışma kuvvetli, küçüğe sevgi, büyüğe saygı vardı. Biz eskiden böyle şiddet olayları bilmezdik.”
Dünü sıkıcı bulanlar ile dünün hayatını daha anlamlı bulanları aynı tasvir üzerinde buluşturmayı deneyelim. Dün ile günü birbiriyle mukayese etmek, değişen davranış kodları üzerinde düşünmek için dört kavramımız var elimizde. Görme, görünme, gözetleme, gözetlenme.
İslam ahlakında görme bir şuur haline tekabül eder. Dine muhatap olanlar şuur haline sahip olanlardır. Görenin gördüğü andaki durumunun ne kadar önemli olduğunu anlayacağımız kelime, “sahabe”. Sahabe isminin Peygamber Efendimizi görenleri tanımlamak üzere verildiğini zannediyoruz. (Ben öyle zannediyordum.) Halbuki, Peygamber Efendimizi Müslüman olarak görenlere sahabe deniyor. Yani kişi önce iman etti ve fakat sonra geri döndü, sahabe olmuyor. Ya da kişi Peygamber Efendimiz hayatta iken iman etmedi, onun vefatından sonra iman etti. Sahabe olmuyor. Mesele yalnızca görmek değil, iman ehli olarak görmek. Bir mümin olarak Resulullah efendimizi görmek demek, kendi hayatını onun hayatına göre düzenlemek demek.
Bizim bir şeyi görme halimiz, şuurumuzu doğrudan etkiler. Şuurumuzu etkilediği için bu etkilenme, davranışlarımızı belirler. Biz bunu bugün kavramsal olarak biliyoruz ama davranış olarak bu bilgiye pek de riayet etmiyoruz. Oysa bizden öncekiler iz sürerdi. İsmet Özel’in Yusuf Masalı’nda “Şivekar’ın yolculuğudur” şiirindeki mısralarıyla “eskiler iz sürerdi/ biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar”.
Eskilerin “iz sürüşü”nü, televizyonla ilk defa karşılaşan, bizden iki kuşak önceki ninelerimizin ve dedelerimizin halini hatırlayarak ve hatırlatarak idrak edelim. Bendeniz bu sahneyi, bu anı çok önemsiyorum. Çünkü ekran ile bu karşılaşma, görme üzerinden duruş belirleyen son kuşağın bize bıraktığı son emanet. Görme ve şuurun birbirinin içine geçmiş olmaklığı bakımından son örnek.
Televizyon ile karşılaştıklarında ninelerimizin tavrı, sanki içeri yabancı biri gelmiş de derlenip toparlanmak gerekiyormuş, anlayışından beslenir. Ekranda bir erkek görür görmez kendisine çeki düzen verir, sırtını dönmeye yakın bir duruş alır. Bu davranışa eşlik eden nasıl bir şuur halidir?
Ninelerimizin davranış kalıbında Resulullah efendimizin şu tavsiyesi bulunuyor:
Efendimizin evine bir âmâ geliyor. Hz. Aişe Validemiz kendisine çeki düzen vermiyor. Kayıtsız kalıyor. Efendimiz ikaz edince “Ya Resulullah o beni görmüyor ki,” diyor. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “O seni görmüyor, ama sen onu görüyorsun” buyuruyor.
Bizi görmeyen biri karşısında da derlenip toparlanmak. Yani sınırı muhafaza etmek.
Mümin olmak, sınırlar çizerek yaşamak demektir. Haddi bilerek ve o haddi aşmamaya gayret ederek…
Haddi nasıl aşıyoruz?
Hayatımıza giren her teknoloji, bizim hayatımızı bize rağmen düzenler. Yaşadığımız mekânı düzenler, davranış kalıplarımızı belirler, nelerin önemli nelerin önemsiz olduğunu yeniden tasnif eder. Çoğumuz bu yeni tasnifin farkına bile varmayız. Farkına varanların endişesi alaya alınır, “teknolojik özürlüler” potasına sıkıştırılır. Çağı anlamamakla başlayıp “Zaten matbaa da Osmanlıya geç gelmişti” serzenişi üzerinden kes yapıştır bir analiz ile dijital teknolojiye hızlıca ram olmaya kalkışılır.
Teknolojik özürlü olduğu söylenenler ya da teknolojik özürlü olduğunu söyleyenlerin hayatında ikircikli bir durum vardır. Böyle olmasa olmaz mı? sorusunu muhafaza ederler. Olmakta olana elleriyle buğzedemeyeceklerini bilirler, dilleriyle buğzedemeyeceklerini bilirler. Kalp ile buğzederken söz konusu “teknolojik özürlü” denilen durum çıkar ortaya.
Çağa ayak uydurmak istemeyenleri, hız ile valse kalkmayanları ötekileştirmek için “özürlü” kelimesini kullanıyor oluşumuzda ciddi bir sıkıntı yok mu? Eskiden hayatı zaruret miktarı yaşayanların tutumlarını tasvir etmek için “perhizkâr” tabiri kullanılırdı. Perhizkâr, nefsine hâkim olan, zararlı şeyler ile arasına mesafe koyan demektir.
Bazı insanlar neden çağa ayak uydurmak istemezler? Neden günlük hayatın sunmakta olduğu konfordan faydalanmaya uzak dururlar? Bu sorular pek anlamlı gelmedi mi? Neredeymiş o insanlar mı diyorsunuz?
O halde şu sorulara ne dersiniz? Kadın, erkek, yaşlı genç ellerindeki alet çekim yapabiliyor diye niye hayatını canlı yayın formatında tüketime açıyor?
Bir kısmı doğrudan hayatını teşhir ederek teşhir üzerinden para kazanıyor ve ne acıdır ki sanalda yapılan teşhirin teşhir olmadığını sanacak kadar, akletmeyen, fikretmeyen bir güruh var.
Daha tehlikeli olan ise kendi hayatlarını “ideal, makbul hayatlar” olarak pazarlayıp tüketime sunup, negatif nasihatler ile tebliğ yaptığını zannedenler.
II-
Nesneler karşısında değişen tutum ve davranışları, tanık olduğum hayat hikâyeleri üzerinden edebiyatın bahçesinde muhafaza etmeyi vazife bildim. 24 Ocak 1983 kararlarıyla resmi olarak tüketim toplumuna geçişimizin eşya ile ilişkimizi nasıl değiştirip dönüştürdüğü daima ilgi alanım içinde kaldı. Nitekim 2001 yılında yayımladığım Senin Hikayen adlı öykü kitabımdaki “Senet” isimli öyküde, eski insanların, kullanmayacağı eşya için borç altına girmenin yükünü taşıyamayışını merkeze almıştım.
Sanal âlemin önünde yığıldığımız şu günlerde “akıllı” nesnelerle kurduğumuz ilişkinin zaman ve mekân idrakimizi dolayısıyla ahlakımızı nasıl etkilediği üzerine fikrimizi yormak hepimizin görevi diye düşünüyorum.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.