Yazarlar Bi konuşalım mı?

Bi konuşalım mı?

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

-Bi konuşalım mı?

Konuşalım tabii. İnsanların konuşarak anlaşabileceklerini, dertlerini konuşarak çözebileceklerini ve en nihayet konuşarak bir noktada uzlaşabileceklerini düşündüğün için bile olsa konuşalım. Eski, çok eski çağlardan kalma bir romantik olman bile yeter konuşmamıza.

Konuşalım tabii. Sonunda bir uzlaşma, bir final, bir anlaşma ummayacaksak kör gecelere, serin sabahlara, buhurlu kuşluklara değin konuşalım. Konuşmanın kendisinden bir şey ummayacaksak, mesele sadece konuşmak olacak, orada başlayıp orada bitecekse konuşalım.

Konuşalım tabii. Ama sen de biliyorsun ki o konuşma orada kalmayacak. Büyüyecek ve dolduracak zihnimizin bütün göğünü. Üzgünlük getirecek o konuşma. Kamyonlarla üzgünlük. Külebi'nin kavunlarını taşıyan kamyonlar taşıyacak üzgünlüğümüzü. Ve şarkı bitecek bir noktada. Konuşarak bitireceğiz şarkımızı. Oysa isterim ki şarkımız kalsın hafızamızda. Şarkımız kalsın ve anıcak şol meclisi mest olalım.

-Bi konuşalım mı?

Nedir konuşmak istediğin? Olanın nasıl olduğunu, olmayanın niçin olmadığını anladığında… Her şey aydınlandığında… Büyü bozulduğunda… Gerçekler yalınkat ve hızla suratımıza çarptığında… Zemberek boşaldığında… Zaman durduğunda… Nedir konuşmak istediğin?

Çözülmüş bir sırrın üzüntüsüdür bizi bekleyen. Öğlen sıcaklarına, ikindi rüzgarlarına, akşam alacalarına, yatsı yorgunluklarına kadar konuşsak ve çözsek o büyük sırrı, nedir olacak olan? Çaresizlikten başka nedir elimize geçireceğimiz? Hem sen değil miydin “insan, konuşamayacağı şey hakkında susmalıdır” cümlesini öğreten bana? Sussak ya biz. Susarak korusak ya kendimizi dünyadan ve onun bize getirdiklerinden. Hem susarsak belki susmanın da bir konuşma biçimi olduğunu keşfederiz yeniden. Yeniden susarız böylelikle.

-Bi konuşalım mı?

Konuşabiliriz. Bunu yapabiliriz elbette. Başka bir şey için olması gerekmez. Sadece bir dilin içine doğduğumuz ve o dili “dile getirebildiğimiz” için bile olsa konuşabiliriz. Bulutların renklerine bakarak yağmurun yağıp yağmayacağını anlama bilgisinin insanlarda nasıl oluştuğuna dair uzun, süslü cümleler kurabiliriz. Yahut Osmanlı’nın şerh geleneğinin niçin aynı zamanda birinci sınıf bir düşünce geleneği oluşturduğu hakkında ikna edici argümanlar geliştirebiliriz. 90’lar popunun kalitesinin niçin artık yakalanamadığı bahsinde derin sosyolojik tahlillere girişebilir, dipnotlarla genişletebiliriz sohbeti.

Konuşabiliriz. Konuşmamız gereken o tek şey, tek bir şey dışında her şeyi ama her şeyi coşkulu bir gevezelikle salabiliriz bütün başka uzaylara. Bunu niçin yapamayalım hem? Değil mi ki içine doğduğumuz dil, tıpkı içine doğduğumuz hayat gibi sınırlarımızı belirliyor; yoklayabiliriz o sınırları. Ama aşamayız. Çünkü sınır, adı üzerinde, aşılmamak, geçilmemek, yok sayılmamak, çiğnenmemek içindir.

Konuşabiliriz. Umudu kalmamış serçelerin niçin öldüğünü ve Furuğ’un niçin uçuşa vurgu yaptığını… Rutubetli bodrum katlarını ve Didem’in durmadan niçin cadıları yardıma çağırdığını… Yetmişli yıllardan kalma mobiletleri ve Allah Yakındır’daki meczubun niçin o kızı reddettiğini…

-Bi konuşalım mı?

Konuşunca değişmeyecek, düzelmeyecek, ortadan kalkmayacak olanları konuşmamak şartı ve kaydıyla, konuşalım.

Sen başla.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.