Yazarlar Tarihte bugün

Tarihte bugün

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Doğrusunu itiraf etmem gerekirse bugün gündemle ilgili yazmak gelmedi içimden. Gündemde de pek bir şey yoktu zaten. Gerçi bu, gündem sıkıntısı yaşanmasını bir kenara bırakın, gündemden başı dönen Türkiye için iyi bir şey. Ve fakat benim gibi haftada üç gün yazı yazan adamlar için zorlayıcı bir durum.

Gerçi, haftada altı gün yazan yazarlar var gazetelerde. Onlara büyük saygı duyuyorum. Onca konuyu nasıl buldukları bir kenara, onca konu hakkında fikirlerinin olması bir kenara…

Diğer yandan benim için yazmak, “önemine inanmadığımda” olacak şey değil. Haftada altı gün yazı yazabilen birinin böyle bir motivasyonunun olabileceğini de zannetmiyorum. Ya gündelik politikanın dehlizlerinden çıkmamak yahut komplo teorileri üzerinden durmadan “bakın aslında o iş öyle değil” demek falan gerekir kanaatimce. “Hangi iş öyle değil?” diye sorduğunuzda da “o iş işte” cevabını verirler size. Mis gibi kafa konforu aslında.

Bilgisayarın başına yazı yazmak için oturduğumda yazacak konu yoksa azıcık eşelerim sağı solu. Haber siteleri, yorumlar, uluslararası gündem. Mesela Kazakistan’daki olaylar var gündemde. Hiçbir detayını bilmediğim için pas geçtim. Kılıçdaroğlu’nun “dört şey yapacağız, ülke kalkınacak” diyerek irat ettiği bir nutuk var diğer yandan. “Yav he he” deyip geçtiğim şey üzerine yazı mı yazayım Allah aşkına?

Gelelim magazin haberlerine. Hamdi Alkan’ın karısı tiyatro oyununda adamın biriyle mi öpüşmüş, Alkan, bunun üzerine mi başka bir sebeple mi anlayamadım, annesinin evine gitmiş ne. Hiç ilgimi çekmedi. Ardından Farah Zeynep Abdullah’a bir takipçisinin sorduğu ve hakaretamiz bir cevapla karşılık gördüğü bir soruya takıldım: “Final bölümüne kadar oynadığınız bir dizi oldu mu?”

Soru buydu ve bence şahane soruydu. Farah Zeynep kimdi diye soracak olursanız, TRT’deki Masumlar Apartmanı isimli hastalıklı diziden ayrıldıktan sonra “bu AKP’liler bir kere çok kötü taaam mı?” açıklamaları yaparak sektörün geri kalanına “vallaha billaha da ben de sizdenim, ben de muhalifim” sinyali yapan şu oyuncu kızdı.

I-ıh. Magazinden de bir şey çıkmadı. Mecburen döndük kuramsal bir yazı yazma fikrine. Yahu inanır mısınız, onu da hiç istemedi canım. “Kuram kuram da ne kuram?” şakası yapmayı tercih ettim.

Hadi itiraf edeyim. Aslında ben bugün, 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde hem de derste Hazreti Meryem validemize iftira atan şu hödük ve sapık din psikolojisi hocasını yazacaktım ama vazgeçtim. İki sebeple vazgeçtim bundan. Birincisi, Hazret-i Meryem validemize iftira edecek kadar hödük ve sapık biri hakkında yazarken sinirlerime hâkim olamayacağımı hissettim. “Sen kim köpeksin de tertemiz, iffetli, üstelik iffeti Allah-u Teâlâ’nın kendi beyanıyla sabit biri hakkında ‘bilemem’li falan konuşuyorsun ulan deyyus” falan yazmak istemedim.

İkincisi, her böylesi olayda “Allah, fırsata bak” diyerek koşuşturup ilahiyatların, imam hatiplerin, Diyanet camiasının üzerinde tepinmeyi görev edinen bazı zevatın derdiyle aynı derdi çektiğim düşünülsün istemedim. Çünkü ilahiyatların, imam hatiplerin ve Diyanet’in yanında durmayı kendime ödev biliyorum. İki hödük, üç sapık yüzünden “ilahiyatlar sapık yuvası” kampanyası yapan adamlardan uzak durmam gerektiğini bilecek kadar aklım başımda.

Dolayısıyla o meselede de kalem oynatamadım iyi mi? Ben de mecbur, “tarihte bugün ne olmuş”, ona baktım. Belki bir ekmek çıkar diye.

7 Ocak 1951 günü Rene Guenon vefat etmiş mesela. Bu büyük mustarip, bu önemli metafizikçi ve bu güzel Müslüman, bizim kuşak için çok çok önemliydi. Sonra bir fısıltı “sapık bu sapık” şeklinden kocaman bir heyulaya dönüştü ve “fikri fikrine uymayanlar” yüzünden bir kenara kaldırıldı Guenon. Şimdi “metafizik” kelimesinin kullanılmasının İslam’a uygun olmadığını düşünen adamların çölünde kaldık. “İslam düşüncesi diye bir şey olamaz” diyen adamların çölündeyiz.

Guenon’un vefat ettiği yıldan 6 yıl önce, yani 1945’te Sadık Ahmet dünyaya gelmiş bu kez de. 1995’teki vefatına kadar Yunanistan’daki, daha doğrusu Batı Trakya’daki Müslüman Türklerin hakları için cansiperane mücadele etmiş bu adamın da tanıyanı kalmadı pek. “Türk” kelimesini kullandığı için vekilliği elinden alınan, hapislerde süründürülen biriydi rahmetli. Gümülcine’ye son gidişimde “incecik” sormuş, “içli” cevaplar almıştım bizim güzel adamlarımızdan.

Yine bir başka 7 Ocak günü, bu kez 1942 yılında olağanüstü yeteneksiz tiyatrocumuz Muhsin Ertuğrul, Celalettin Ezine ve Peyami Safa arasında yaşanan meşhur “Hamlet Davası” mahkeme tarafından karara bağlanmış ve bu üçlüye verilen cezalar da ertelenmiş.

Aslında mesele çok basit. Celalettin Ezine, Şehir Tiyatroları’nın başında bulunan Muhsin Ertuğrul tarafından rezil edilen Hamlet’in aleyhine bir yazı yazmış. Hem oyunun çevirisini beğenmemiş hem de sahneye konuş biçimini. Ertuğrul, cevap vermek yerine basmış kalayı; “mendebur herif, sen kim tiyatrodan anlamak kim?” demiş özetle. Bunun üzerine de Peyami Safa, Tasvir-i Efkâr’da bir makale döşenip “ben de beğenmedim Hamlet’i kardeşim” diye dâhil olmuş olaya. Sonrası mahkeme safahatı.

Bana sorarsanız Türkiye’deki temel davalardan biridir Hamlet Davası. Biz cambaza bakarken Sadık Ahmet’i de, Guenon’u da unutalım ve “çölleşelim” diye vardır Hamlet Davaları.

Hayır, bir şey söylüyor değilim. “Tarihte bugün” başlıklı yazımı tamamladım da, onu diyorum.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.