|
Yazarlar

Fetih yapılacaksa Fatih Sultan Mehmet gibi yapılsın

04:00 . 30/05/2015 Cumartesi

Kevser Topkar

1966 yılında İstanbul’da doğdu. Kuzguncuk İlkokulu ve Üsküdar Kız Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girdi. 1987’de mezun olacakken başörtüsü yasağından dolayı üniversiteye ara verdi. Fakülteyi iki sene sonra bitirebildi. 1998-2000 tarihleri arasında Sudan’da bulundu. Bu esnada Afrika Üniversitesinde Arap dili eğitimi aldı. Türkiye’ye döndüğünde özel sağlık alanında yöneticilik yaptı. Fide Yayınlarının kuruluşundan itibaren editörlüğünü üstlendi. Öykü, çocuk hikayeleri ve derlemelerden oluşan kitapları yayınlandı. TC. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde özel araştırmacı olarak Filistin’e Yahudi göçlerini araştırdı. Başörtüsü yasağı kaldırıldığında Marmara Üniversitesi Yakınçağ Tarihinde yüksek lisansını tamamladı. Aynı üniversite halen doktora yapmaktadır. Üsküdar Belediyesi’nde 6 senedir sosyal projelerden sorumlu Başkan Danışmanı olarak çalışmaktadır. Almanca, Arapça ve İngilizce bilmektedir. Evli ve dört çocuk annesidir.

Kevser Topkar
Dünya insanlığını kaybetti.

İnsan var olduğundan beri barış dönemleri de, savaş dönemleri de olmuştur. Müslüman ordularının savaş ahlakı, bugün dünyada geçmişten geleceğe köprü olan medeniyet miraslarının, dillerin, dinlerin muhafazasını mümkün kılmıştır. Yakıp yıkarak fethedilemeyen gönüller, adalet ve insanlık ile kazanılmıştır. Misyonerlere ihtiyaç duyulmaksızın dünyanın her yerinde İslam filizlenmiş, kök salmıştır. Hülasa, İslam'da barışın da savaşın da bir ahlakı vardır.

Bugün İslam dünyasında Allah adına pek çok cephelerde savaş veriliyor. Savaşan ve savaşılanların Müslümanlar olduğu bu cephelerde verilen savaşlarda, savaşma biçimlerine dair Müslümanlar sessiz. El Kaide, Hizbullah, IŞİD örgütlerinin savaşçıları İslam davası için, Allah'ın dinini yeryüzünde hakim kılmak için, Hak ile batıl savaşı verdiklerini iddia ediyorlar. Çoğumuz da bizi hiç ilgilendirmiyormuş gibi bu örgütlerin savaş tarzları hakkında sesimizi çıkarmıyoruz. Oysa bugün her Müslümanın avaz avaz bağırması gereken bir şey varsa o da “bu ne biçim İslam davası, bu ne dinsiz, kuralsız, insaniyetsiz savaş tekniği'' diye bağırması gerekir. Bizi bundan alıkoyan ne? Gönlümüze yatmayana, yanlış olana yanlış demenin nesi kötü? Hangi dine, hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar, öldürülen sivil halktan, kadın ve çocuklara yapılan zulümlerden, yıkılıp yok edilen İslam eserlerinden, bu zamana dek muhafaza edilmiş tarih miraslarından niçin hesap soramıyoruz. İslam coğrafyası bu kadar perişanken ve ölen de öldürülen de, yıkan da yıkılan da İslamken bizi ne susturuyor?

Bugün İstanbul'un fetih yıldönümü. İstanbul'un her tarafı Bizans döneminden kalan eserlerle dolu. Kiliselerini, dikili taşlarını, hipodromlarını, sarnıçlarını Fatih Sultan Mehmet yıkacak kudrete sahip değil miydi? İstese İstanbul'da taş üzerinde taş bırakmayabilirdi. Ama yapmadı. Ne canlı, ne cansız hiçbir şeye zarar vermedi. Yıllardır meşakkatli süreçler geçirerek, kalleş saldırılara maruz kalarak, şehitler vererek fethetmişti bu şehri. İntikamını kendisiyle savaşmayanlardan, yaşlılardan, kadınlardan, çocuklardan, din adamlarından çıkartmadı. Ayasofya'ya toplanan çaresiz Bizans halkına, Allah'ın insanlara sunduğu merhamet nazarı ile yaklaştı. Kan akıtmadı, gönüllere girdi. İslam dinini Hristiyan yüreklere sevdirdi. O, insanları evlerinden, yerlerinden, yurtlarından sürmedi. Kadınları esir etmedi.

Aliya İzzetbegoviç, Bosna perişan haldeyken ve binlerce sivil kayıp vermişken, vahşetin ortasında savaşın ikinci yılında ordu komutanlarına hitaben yaptığı konuşmasında ''… düşmanlarımıza tek borcumuz onlara karşı adil olmaktır'' demişti. Halkının başına gelenler yaşanılmış her vahşeti gölgede bırakmışken bu konuşmayı yapmıştı.

“Hoşgörü sulanması gereken bir fidandır. Hoşgörüyü öğrenmek ve bir caminin yakınında bir Katolik kilisesinin bulunmasını kabullenmek yüzyıllarımızı aldı. Oysa bir mabedi yıkmak yapmaktan daha kolaydır. Hoşgörü tabii bir davranış değil, bir kültür işidir. Dişleri fırçalamayı öğrenmek nasıl gerekli ise hoşgörülü olmayı da acilen öğrenmek gerekir.''

Bu konuşmalar en haksız bir savaşın ortasındayken yapılıyor. Hiçbir nefret kelimesi yok. Askerlerini yatıştırıyor. Sırp ve Hırvatlara ve onlara göz yuman Hristiyan dünyaya karşı askerlerini sakinleştiriyor.

''Komşularımız, tıpkı sarhoşların ayıldıktan sonra yaptıkları gibi sakinleşecekler. Onlar ulusçuluk ve nefretle sarhoş oldular. Bu biraz zaman alacak. Bunu zorla yapamazlar. Köprüyü tahrip edenler tıpkı camileri tahrip edenler gibi bundan Allah'ın hoşnut olacağına ikna olmuşlardır. Görüyorsunuz bazı insanlar ne büyük yanılgılar yaşıyorlar. Bu insanlar doğru yola yönelmeliler. Bu biraz zaman alacak. Allah'ın yardımıyla barışa ulaştığımızda güzel bir cumhuriyet kuracağız. Bu cumhuriyet dinlerin, ulusların ve politik kanaatlerin eşitliği ilkesi üzerine inşa edilecek.''

İhtiyacımız olan dil budur. Allah'ın olmasını istediği Müslüman tavrı da budur. Bir şey başarılacaksa Fatih Sultan Mehmet'in, Aliya İzzetbegoviç'in lisanı ile başarılabilir. IŞİD'in, Hizbullah'ın, El-Kaide'nin lisanı ancak nefret doğurur. Sadece lisanı değil savaşma metodu, sivillere karşı, kendisi gibi inanmayan Müslümanlara karşı aldıkları tavır İslam ile uzaktan yakından ilgili değildir. Davalarının gerçekten Hakkı müessir kılma davası mı başka bir şey mi olduğunu sorgulamaları gerekir. Bunu hepimiz de yapmalıyız. Aksi takdirde akan kanda, yapılan haksızlıklarda sorumluluğumuz olacaktır.


#İstanbul'un Fethi
#Fatih Sultan Mehmet
#Aliya İzzetboviç
8 yıl önce
default-profile-img
Fetih yapılacaksa Fatih Sultan Mehmet gibi yapılsın
“Erdoğan’sız seçim” senaryosu!
Kılıfa sokulan süngerin ince işleri
Çerkeszade bir muhacir alim Cevdet Said
Beş bin Kur’ân-ı Kerim yakan piskopos
Cumhuriyetçi Parti Trump’tan kaçıyor mu?