İbn Arabî ve İbn Teymiye'yi birlikte hazmedebilmek (3)

Mahmut Ay
Mahmut AyYeni Şafak Gazete Yazarı
04:00, 02/10/2026, Cuma • Yeni Şafak Haber Merkezi
İbn Arabî ve İbn Teymiye'yi birlikte hazmedebilmek (3)

Bir yönüyle selefî bir yönüyle sûfî olan, İbn Arabî ve İbn Teymiye’yi birlikte hazmedebilen âlimlerden ilk dikkatimi çeken meşhur müfessir Âlûsî (ö. 1854) olmuştu. Özellikle bu tavrını detaylıca anlayabilmek ve selefîlik ile sûfîlik arasındaki sert tartışmaları hafifletmeye yönelik bir referans noktası olması amacıyla doktora tezimi onun otuz ciltlik “Rûhu’l-Meânî” isimli tefsiri üzerinde yapmak istemiştim; ama nasip olmadı. Ortada çok sert bir selefî-sûfî mücadelesi olmasına rağmen onun bu iki zıt (görünen) anlayışı nasıl mezcedebildiğini anlamak için epey okumalar yapmış, notlar almıştım. Ancak bunları kitaplaştırmak henüz mümkün olmadı.

1802-1854 arasında yaşayan, Bağdat’ta doğup orada vefat eden, tefsirini Sultan Abdülmecid’e takdim etmek üzere 1851’de geldiği İstanbul’da yirmi ay kalan Şihâbuddin Mahmud Âlûsî, hiç şüphesiz devrinin en önemli âlimlerindendir. Âlûsî ailesi Bağdat’ın köklü ailelerindendir ve bu aileden, kendisinden önce de sonra da pek çok alim yetişmiştir. Türk edebiyatının önemli isimlerinden Ahmet Haşim de baba tarafından bu aileye mensuptur. O, selefî bir muhitte yetişip selefî âlimlerden ilim tahsil etmiş olmasına rağmen Nakşibendî şeyhi Hâlid-i Bağdâdî’nin Bağdat’ta olduğu dönemde ona intisap etmiş hatta ondan şeyhlik icazeti almış bir sûfîdir.

Âlûsî, “Rûhu’l-Meânî” isimli tefsirinde İbn Arabî’den -tespit edebildiğimiz kadarıyla- yüz ondan fazla yerde “Şeyh-i Ekber” olarak saygıyla bahseder, onun Füsûs’undan ve özellikle Fütûhât’ından alıntılar yapar. Henüz tefsirinin başlarında Bakara Sûresinin 20. âyetinde “şey” kelimesini açıklarken vahdet-i vücûd meselesine ve İbn Arabî’nin bu konudaki görüşüne temas eder, Teftâzânî’nin Şerhu’l-Makâsıd’daki vahdet-i vücud eleştirisinin zayıf olduğunu söyler. Meseleyi detaylıca açıkladıktan sonra son söz olarak şunu der: “Ben bu konuda sûfîlerin söylediklerine teslim oluyorum” (Rûhu’l-Meânî, 1/181).

İbn Arabi’nin nübüvvetle alakalı bir görüşünü naklettikten sonra “Onun gibiler uzağı yakın görür” (3/73) diyerek İbn Arabi’nin manevî mertebesinin büyüklüğüne işaret eder. İbn Arabî’nin vahdet-i vücûd görüşünün “Allah ile evren aynı şeydir.” şeklinde anlaşılmaması gerektiğini vurgular ve İbn Arabî’nin kendi sözlerinden Allah ile âlemin ayrı şeyler olduğuna dair nakiller yapar (3/209).

Âlûsî, İbn Arabî’den daima “Şeyh-i Ekber kuddise sirruhu” diye saygıyla bahsetmekle birlikte bazen onun görüşlerini nazikçe ve ilmî bir üslupla eleştirir. İbn Arabi’nin cehennem azabının zamanla “azb”e/tatlılığa dönüşeceğine dair sözlerinin naslar çerçevesinde izahının pek mümkün görünmediğini; ancak onun bu kabil görüşlerinin şöyle değerlendirilmesi gerektiğini söyler: “Bu gibi ifadeler, başka bir meşrebe ve bizim gibilere açılmamış tecellilere mebnidir” (1/144). Firavunun imanı meselesinde İbn Arabî’nin görüşünü özetle zikrettikten sonra nazik bir şekilde bu görüşü ilmî bir üslupla tenkit eder (6/176). Vahdet-i vücudun doğru anlaşılmadığı takdirde insanları imandan çıkarabilecek kadar hassas bir mesele olduğunu da vurgular (13/9). Bazen de İbn Arabî’nin bir âyetten çıkardığı mananın, âyetin zâhirî manasından çok uzak olduğuna işaret eder (13/328). Yine İbn Arabî’nin Hz. Nuh’un, kavmini davet ederken tenzih-teşbih dengesini gözeterek davet etmediğine dair görüşünü eleştirir (15/90).

Âlûsî’nin, “Rûhu’l-Meânî” isimli tefsirinden sonra en önemli eseri “el-Esiletu’l-Ir’âkiyye ani’l-Ecvibeti’l-Îrâniyye” isimli eseridir. Bu kitapta, İranlılar tarafından sorulan otuz suale cevap verir. İlk sual vahdet-i vücudla alakalıdır. Âlûsî, yaklaşık otuz sayfa vahdet-i vücudun ne olup ne olmadığını açıklar. Onun bu izahından, vahdet-i vücudla ilgili tartışmalara ve literatüre son derece hâkim olduğu görülür. Pek çok Füsûs şerhinden alıntılar yapar, hatta bazen onları eleştirir. İki hafta önceki yazımızda konu edindiğimiz İbrahim Kûrânî’ye bolca atıf yapar, meselenin detayları için onun kitaplarına müracaat edilmesini tavsiye eder. Âlûsî’nin vahdet-i vücud hakkında sorulan suale verdiği cevaplar, bir tür “vahdet-i vücud savunması” gibidir. Tenkitçilerinin kimler olduğunu söylemeden İbn Arabî’nin fikirlerine yönelik tenkitlerin yersiz olduğunu, onu yanlış anlamaktan kaynaklandığını belirtir. Fakat sonu çok ilginç biter. Sayfalarca vahdet-i vücud savunması yapan Âlûsî, konunun sonunda özetle şöyle der: “Ben vahdet-i vücud konusunda İmam Rabbâni’nin görüşüne tabiyim. Her ne kadar pek çok kâmil insan vahdet-i vücudu savunmuşsa da o, vahdet-i vücudun hakikatini inkâr etmiş ve vahdet-i vücûd denen şeyin sâlikin yaşadığı geçici bir manevî hal olduğunu, bunun yalnızca tecrübî bir şey olduğunu söylemiştir. Bununla birlikte ben, vahdet-i vücudu savunanları reddetmem.” (el-Esiletu’l-Ir’âkiyye, 32). Bu ifadeler, Âlûsî’nin bir meseleyi ele alırken nasıl bir tavır sergilediğini göstermesi, onun mizacını ve ilmî meselelere yaklaşım biçimini yansıtması bakımından güzel bir örnektir. Şöyle ki o, önce vahdet-i vücud düşüncesini ve “Şeyh-i Ekber” olarak nitelediği İbn Arabî’yi savunmuştur. Bu ifadeleri okuyan kişi onun tipik bir Ekberî olduğunu düşünür. Ancak uzun bir vahdet-i vücud müdafaasından sonra kendisinin İmam Rabbânî’nin görüşünü benimsediğini söylemesi, pek beklenmeyen bir son olmuştur. Şu hususa da dikkat çekelim ki o, İmam Rabbânî’nin görüşünün İbn Arabî’ninkinden daha üstün ve tercihe şayan olduğunu söylememiş ya da İmam Rabbânî’nin vahdet-i şühud görüşünü hangi açılardan vahdet-i vücuda tercih ettiğini açıklamaya gerek görmemiştir. Zira polemiği sevmeyen ve farklı görüşlere açık ve saygılı olan bir zihin yapısına sahiptir. İşte böyle bir zihinden son olarak şu cümle çıkmıştır: “Ben bu konuda İmam Rabbânî’ye tabi olsam da vahdet-i vücudu savunanları eleştirmem.”

Onun bu “köşeli ve keskin olmayan” tavrının bir örneği de tefsirinde “rabıta” konusunda yaptığı izahtır. “Tezkiye” kavramını açıklarken Nakşibendî tarikatindeki “teveccüh” ve “rabıta” kavramına sözü getirir. Nakşî mürşitlerin, müritlerini bu yolla irşat ettiklerini ancak böyle bir irşat yöntemi hakkında Hz. Peygamberden (sav) ve onun halifelerinden bir bilgi ulaşmadığını söyler. Rabıta ve teveccühe dair getirilen naklî delillerin tamamının zayıf ve tartışmalı olduğunu vurgular. Bu ifadeleri okuyan kişi, onun teveccüh ve rabıtaya karşı olduğunu düşünebilir. Lakin sonunda meâlen şunu ifade eder: “Her ne kadar bu konuda delil olabilecek herhangi bir hadis ya da sahabe uygulaması yok ise de ben kendi tecrübemden hareketle bunun faydalı bir irşat yöntemi olduğunu söyleyebilirim.” Görüldüğü gibi Âlûsî bu meseleye de farklı açılardan baktığında farklı değerlendirmeler yapmıştır. Şerî deliller açısından baktığında, öne sürülen delillerin yetersiz olduğunu söylemiş ama bir Nakşî dervişi olarak uygulamada bu yöntemin faydalarını gördüğünü bizzat kendi tecrübesinden hareketle vurgulamıştır.

Âlûsî, tespit edebildiğimiz kadarıyla tefsirinde otuzdan fazla yerde İbn Teymiye’den “Şeyhu’l-İslâm” sıfatıyla bahsetmiştir. Ancak onun adını zikredip görüşünü aktardığı yerler, çoğunlukla itikadî meselelerde değil tefsir usulü ve ahkamla ilgili meselelerdedir. O, itikadî meselelerde İbn Teymiye’nin adını zikretmese de genelde selefîliğe yakındır. Bir yerde İmam Maturidi’den “imamımız” diye bahsetmesi (1/77) ona olan saygısından olsa gerektir. Zira selefî bir çevrede yetişen ve selefî hocalardan ders almış olan Âlûsî’de selefî düşüncenin etkileri açıktır. İlim ehli olan oğullarının tamamının selefî olması da Âlûsî’nin içinde bulunduğu muhiti, hatta bizzat kendi eğilimini göstermesi bakımından anlamlıdır. Allah’ın sıfatlarının tevil edilmemesi, kabir ziyaretlerindeki abartılar, ölmüş olan kimselerden istimdat ve istiğase konusundaki yaklaşımı tamamen selefî çizgiye paraleldir. “Ey iman edenler! Allah’tan korunun ve O’na vesile arayın!” meâlindeki âyetin (Mâide 5/35) tefsirinde yaptığı uzun açıklama -her ne kadar İbn Teymiye’nin adından bahsetmemiş olsa da- onun tevessül hakkındaki risalesinin özeti gibidir. Bu arada şunu da belirtelim ki Âlûsî’nin selefî tarafını görmek istemeyen bazıları, bu âyetin tefsirinde yapılan izahların, selefî olan oğlu Hayrettin tarafından derç edildiğini iddia eder. Ancak fakir bu meseleyi araştırmak için yüksek lisans yaptığım dönemde Süleymaniye Kütüphanesi’nde Âlûsî’nin Sultan Abdülmecid’e takdim ettiği mahtut nüshayı matbu nüshayla karşılaştırmalı olarak okumuş ve iki nüshanın da kelimesi kelimesine aynı olduğunu tespit etmiştim.

Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026