Eserlerinde, İbn Arabî ve İbn Teymiye›den nakiller yapan, bazı meselelerde İbn Teymiye’yi dolaylı olarak eleştirse de her ikisinden övgüyle söz eden âlimlerden biri de İbn Âbidîn’dir (ö. 1784/1836). Şam’da doğup orada vefat eden meşhur Hanefî fakihi İbn Âbidîn, Haskefî’nin (ö. 1088/1677) “ed-Dürrü’l-Muhtâr”ı üzerine yazdığı “Raddü’l-Muhtâr” isimli hacimli haşiyesinde her iki âlimden de övgüyle bahsedip alıntılar yapmıştır. İbn Âbidîn, şüphesiz devrinin en önemli fakihlerindendir. Bununla birlikte tasavvufa da meyletmiş, Hâlid-i Bağdâdî’ye intisap etmiş bir Nakşibendî’dir. Hatta Hâlid-i Bağdâdî’ye yöneltilen eleştirilere karşı onu müdafaa eden bir kitap yazmıştır.
İbn Âbidîn, tespit edebildiğimiz kadarıyla “Raddü’l-Muhtâr”da beş yerde İbn Arabî’den bahsetmiştir. Bunlardan ilkinde “matlab” (başlık) açarak İbn Arabi’den uzunca bahsetmiş, onu öven alimlerden nakiller yapmıştır. Burada kendisinden “Şeyh-i Ekber” olarak bahsetmiş; mezkûr kitapta onu, üç yerde “sultânu’l-arifin”, bir yerde de “ârif ve muhakkik” olarak nitelemiş ve onun fıkhi görüşlerini nakletmiştir.
Şunu da belirtelim ki İbn Âbidîn’in, eserine şerh yazdığı Haskefî’nin hocası, üç hafta önceki yazımızda bahsettiğimiz Medineli âlim, Nakşî şeyhi, İbn Arabî takipçisi ve vahdet-i vücûd savunucusu olan Ahmed el-Kuşâşî’dir. Anlaşılan o ki Haskefî, İbn Arabî hakkında hocasıyla benzer bir görüşe sahiptir. Zira “ed-Dürrü’l-Muhtâr”da İbn Arabî hakkında çok olumlu ifadeler kullanmıştır. Onun kitabına haşiye yazan İbn Âbidîn de aynı tavrı devam ettirmiştir.
Haskefî, İbn Arabî hakkında mezkûr kitabında şöyle der: “Kamus müellifi (Fîrûzâbâdî), İbn Arabi’yi övmüş ve şöyle demiştir: (Şeyh İbn Arabi) hakkındaki itikadım ve görüşüm şudur: O hem hâl hem ilim bakımından tarikatta gerçek bir şeyh, hakikaten ve zahiren hakikat imamı, marifet ilimlerini fiilen ve ismen ihya edendir… O, kovaların çekilmesiyle bulanmayan dalgalı bir deniz; bulutların ve yağmurların yanında yetersiz kaldığı ulu bir buluttur. Onun duası yedi kat göğü delip geçer, bereketleri yayılarak ufukları doldururdu. Şüphesiz o, benim vasfettiğimin üzerindedir ve. Ben onu hakkıyla övmekten acizim. Yüce olan Allah’a yemin olsun, yüce olan Allah’a yemin olsun/ Onu Kendisi için bir hüccet ve bürhan kılan Zat›a yemin olsun ki/ Söylediğim şeyler onun meziyetlerinden sadece bir kısmıdır/ Sözümü artırdıysam, ancak (onun kadrini ifade etmekteki) noksanlığımı artırmışımdır. Fîrûzâbâdî sözüne şöyle devam eder: “İbn Arabi’nin kitaplarının özelliklerinden biri de şudur: Kim o kitapları okumaya devam ederse, çetin meseleleri çözmek ve müşkülleri halletmek için zihni açılır.”
Haskefî’nin, özetle aktardığımız bu ifadelerine genişçe haşiye yazan İbn Âbidîn özetle şunları söyler: “Kim onun (İbn Arabî’nin) muhaliflerce itiraz edilen sözlerinin açıklamasını isterse, Abdülganî en-Nablusî’nin “er-Raddü’l-Metîn ‘alâ mütenakkısı’l-Ârif Muhyiddîn” (Ârif Muhyiddîn’i Kötüleyene Sağlam Cevap) adlı kitabına başvursun. Çünkü onun bu meseledeki (Firavunun imanı) kastını herkes anlayamaz; dolayısıyla o metinlere bakan kimsenin ona itiraz etmesinden veya murat edilenin aksini anlamasından korkulur. Hâfız es-Süyûtî’nin de “Tenbîhü’l-gabî bi-tebrieti İbn ‘Arabî” (İbn Arabî’yi Aklayarak Aptalları Uyarma) adını verdiği bir risalesi vardır. Onda insanların onun hakkında iki gruba ayrıldığını belirtmiştir: İsabet eden grup onun velayetine inanır, diğer grup ise bunun aksini düşünür. Sonra şöyle demiştir: ‘Bu konuda bana göre nihai ve kesin söz, her iki grubun da razı olmayacağı bir yoldur. O da onun velayetine inanmak, fakat kitaplarını okumayı haram saymaktır.’ Nitekim kendisinden (İbn Arabî’den) şöyle dediği nakledilmiştir: ‘Biz öyle bir topluluğuz ki kitaplarımızın okunması haramdır.’ (Buraya şu notu düşmek gerek: İbn Arabî’nin böyle söylediği yaygınca nakledilir. Ancak onun hiçbir eserinde bunu teyit eden bir ifadesi yoktur. Bilakis Füsûs’un girişinde bu kitabın yaygın bir şekilde okunmasını tavsiye eder. M. AY). Bunun sebebi şudur: Tasavvuf ehli, fıkıh âlimleri arasında bilinen yaygın anlamlarından farklı manaları kastettikleri birtakım terimler üzerinde uzlaşmışlardır (özel bir dil kullanmışlardır). Kim bu kelimeleri bilinen yaygın manalarına hamlederse kâfir olur; Gazâlî de bazı kitaplarında bunu açıkça belirtmiş ve bunun Kur’ân ve Sünnet’teki “yüz”, “el”, “göz” ve “istiva” gibi müteşâbih ayet/hadislere benzediğini söylemiştir.’
Başka bir yerde de Suyûtî şöyle der: ‘Duydum ki büyük fakih ve allâme İzzeddin b. Abdüsselâm, İbn Arabî’yi eleştirir ve onun zındık olduğunu söylerdi. Bir gün talebelerinden biri ona: ‘Bana kutbu göstermenizi istiyorum’ dedi. O da İbn Arabî’yi işaret etti. Talebesi: ‘Siz onu eleştiriyorsunuz?’ deyince, ‘Onu, şeriatın zahirini korumak için eleştiriyorum’ mealinde bir söz söyledi.’
Muhakkik İbn Kemal Paşa’nın da bir fetvası vardır. Onda İbn Arabî’yi harikulade bir şekilde övdükten sonra şöyle demiştir: ‘Onun pek çok eseri vardır; “Fusûsu’l-Hikem” ve “el-Futûhâtü’l-Mekkiyye” bunlardandır. Bu kitaplardaki bazı meseleler nassın ve mananın açık anlaşılan şeklidir; ilahi emre ve nebevi şeriata uygundur.
Bazı meseleler ise keşif ve bâtın ehlinin aksine zahir ehlinin kavrayışından gizlidir. Murat edilen manaya muttali olamayan kimseye bu makamda susmak vaciptir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.’ (İsrâ/ 36)” (Reddu’l-Muhtar, 4/238-240).
Bir fıkıh kitabının hem metninde hem de onun haşiyesinde İbn Arabî hakkında bu olumlu ifadelerin yer alması son derece manidardır. Her iki fakih de İbn Arabî hakkında doğru bir kanaate sahip olmak için onun eserlerini iyi bilen bir âlimi referans göstermişlerdir. İbn Âbidîn’in tavsiye ettiği Nablusî’nin kitabı, ilmî usulle yapılmış bir İbn Arabî müdafaasıdır. Nablusî, bu eserde insaflı davranarak İbn Teymiye’nin tekfir edilmesini doğru bulmamıştır. (Bu eser tarafımızdan tercüme edilmektedir. İnşallah kısa zamanda yayımlanır).
Tespit edebildiğimiz kadarıyla İbn Âbidîn İbn Teymiye’den “Reddu’l-Muhtar”da sekiz yerde bahsetmiştir. Dört yerde onu “hafız” iki yerde “şeyhülislam” olarak nitelemiştir. İki yerde İbn Teymiye’ye yöneltilen eleştirileri nezaketli bir şekilde nakletmiştir. Bunlar Hz. Peygamber’in (sav) kabrini ziyaret etmenin ve vefatından sonra O’nunla tevessül etmenin caiz olup olmadığıdır. İbn Âbidîn’in ifadeleri şöyledir: “Hanbelî mezhebine mensup Hâfız İbn Teymiyye’ye nispet edilen kabir ziyaretlerinin yasaklandığı yönündeki iddiaya gelince; bazı âlimler bunun asılsız olduğunu, onun yalnızca üç mescit (Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ) dışındaki yerlere (ziyaret kastıyla) yolculuğa çıkmayı (şedd-i rihâl) yasakladığını belirtmişlerdir. Hz. Peygamber’in kabrinin ziyaretinin kendisine gelince; İbn Teymiye diğer kabirlerin ziyaretinde olduğu gibi buna karşı çıkmamaktadır. Bununla birlikte, pek çok âlim onun (bu mescitler dışına yolculuk konusundaki) görüşünü reddetmiştir. İmam es-Sübkî bu hususta oldukça kıymetli bir eser (Şifâü’s-Sekâm) yazmıştır.” (Reddu’l-Muhtar, 2/626).
“Sübkî şöyle demiştir: «Peygamber’i (s.a.v.) vesile kılarak Rabbine (tevessül) etmek güzel bir ameldir. İbn Teymiyye hariç ne seleften ne de haleften hiçbir âlim bunu inkâr etmemiştir. Fakat İbn Teymiyye, kendisinden önce hiçbir âlimin söylemediği bir bidat ortaya çıkarmıştır.” (Reddu’l-Muhtar, 6/397).
Görüldüğü gibi İbn Âbidîn, İbn Teymiye’nin hadis ilmindeki üstünlüğünü kabul ederek onu “hâfız (hadis hafızı)” olarak ve yine din ilimlerdeki otoritesini kabul ederek “şeyhülislâm” olarak nitelemiş ama kabul etmediği görüşlerini de başka âlimlerden yaptığı nakiller aracılığıyla eleştirmiştir.
Son olarak şunu kaydedelim ki yukarıda bahsettiğimiz gibi İbn Âbidîn, Hâlid-i Bağdâdî’yi savunmak üzere yazdığı eserde de İbn Teymiye’den “büyücülerin sahtekârlıkları” hakkında bir alıntı yapmıştır (Bk. Sellu’l-Husâmi’l-Hindî, 90). Bir sûfî şeyhi savunmak için kaleme alınan eserde İbn Teymiye’den alıntı yapılması çok anlamlıdır.

