Yazarlar Türkiye günde kaç adım atmalı?

Türkiye günde kaç adım atmalı?..

Nedret Ersanel
Nedret Ersanel Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

İran nükleer anlaşmasının bağlanarak, yaptırımların hakim ağırlığının kaldırılmak, Tahran lehine sonuçlanmak üzere oluşu, İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarının ateşkese dönüşüyle aynı güne denk geldi ve zamanlamasını anlamlı bulmak zorundayız…

Kuşkusuz, İsrail üzerindeki Rusya etkisi ve Filistin-İsrail gerilimine Moskova’nın ağırlığını koyması, Çin’in Ortadoğu, münhasıran İsrail’deki varlığı/etkisi, örneğin Rus iş dünyası içindeki Yahudi girişimcilerin Çin’in ülkedeki varlığını desteklemelerinin, Tel Aviv’in üç büyük süper gücü birbiriyle yüzleştirme politikalarını nasıl işlevsel kıldığını da aynı kare içinde görmek zorundayız…

İran-S. Arabistan ilişkilerindeki temkinli iyileşmenin, bu sefer Irak arabuluculuğu ile ayrı safhaya geçmesini, Bağdat üzerinden bölgeye yeni nefes getirme arayışının taze ürünü NATO varlığı inşasını da listeye muhakkak eklemeliyiz.

Hiç şüphe yok, bu gelişmenin Suriye bağlamına da etkisi olacaktır. Riyad-Şam görüşmeleri ve Büyükelçiliğini yeniden açma kararı, bir yandan Türkiye ile Rusya Suriye’nin Kuzeydoğusu’nda nispeten uyumlu hareket ederken, Rusya ile İsrail’in YPG/PKK özelinde ‘beraber’ vaziyet etme, üstelik bunu iddialı bir söylemle, ABD’ye karşı demeyelim ama rağmen yapma potansiyelleri de aynı bahsin farklı kalem oynatmaları olarak not düşmeliyiz…

Daha Mısır’ı, Yunanistan’ı, Rum Kesimi’nin vb., günlük kılçıkları yazmıyoruz. Adam, sınırı Yunan’dan çiziyor ve savunmasını oradan başlatıyor, ‘kör müsün’ derler…

İsrail-Filistin krizini merkeze alarak dikiş yerlerini akla düşüyoruz ama işte Afganistan, Pakistan konuları da aynı baptan sıyrılamaz; ABD’nin İran ve Pakistan’ı Çin ve Rusya’ya karşı baştan yapılandırma konusunda girişimlerde bulunduğu-ve evet, hem Tahran’ın hem İslamabad’ın Pekin’le çok yakın ilişkilerine rağmen-gözlemlemek zorundayız…

Hepsinin birden Kafkasya ve Orta Asya’ya açıldığını, süper güçlerin karşılaşacağı cephelerinde burada olduğunu işaret edebiliyoruz…

Mısır’la da zorluklar var ama “İsrail’le barışın, kavuşun, eski güzel günlere dönelim” sevdalılarının sessizliğini de bu sefer olsun unutmayalım.

Dikkat edilmesi gerekiyor, bu gelişmeler, “Türkiye’nin lehine mi aleyhine mi” sorusu ele alış biçiminize göre değişiyor ve her iki yönde sonuç üretme ihtimaline/imkânına sahipler. Riskler ve fırsatlar denilen bu. Ama hissiyat bile Türkiye’nin daha hareketli olması gerektiğini ikaz ediyor…

***

Bu, işin Ortadoğu merkezli, Batı ve Orta Asya denklemlerine sıçramış, Karadeniz ve Balkanlar’ı kapsayan boyutuyla ilgili.

Burada kalmıyor…

Avusturya, Çekya, Macaristan gibi ülkelerin İsrail’i desteklemesinden fazlası var; resmi binalarına bazen Avrupa Birliği bayraklarını da indirerek İsrail bayrağını çekmelerini, örneğin, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son zamanlarda yaptığı Yahudi karşıtı açıklamalarını şiddetle kınıyoruz. Erdoğan ve Türkiye’deki muhalefet liderlerine (MHP ve Sayın Devlet Bahçeli kastediliyor olsa gerek) daha fazla şiddeti kışkırtabilecek sözlerden kaçınma çağrısı yapıyoruz” açıklaması ile birleştirmek zorundayız…

Konunun gündeme geliş sebebi yine İsrail-Filistin açmazı ama Türkiye özelinde ve İslam’a/Müslümanlara yönelik yeni bir çıktının üretilmek üzere olduğunu hatta üretildiğini gösteriyor. Bu pekâla Avrupa tipi faşizmi “besleme/doyurma” arayışı içeriyor, artı, müstakilen Ankara’ya yönelik bir politik edevatı, girişimi de barındırıyor…

Biden yönetiminin Türkiye’ye bakışını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik yerleşik duygularını biliyoruz. Şimdi pratiklerinin nasıl olabileceğine ilişkin veriler de yakalıyoruz. Batı’nın dilindeki, “İslamî anti-semitizm” lafı odur. Bakanı Çavuşoğlu’nun Perşembe günü BM Genel Kurulu’ndan Filistin özel oturumu vesilesiyle yaptığı konuşmada dillendirdiği, “anti-semitizm” vurgusu da Ankara’nın ne yapılmak istendiğini yakalamasından kaynaklanıyor.

Bu da her geçen gün seçimlere yönelik konsantrasyonu yükselen Türkiye’ye bölgeden, Batı’dan gelen, ulusal güvenlik hassasiyetleri üzerinden ‘denge bozma’/darlama adımlarının biriktirilmeye başlandığını gösteriyor…

Mesela, uyuşturucu konusunun da gündelik işler arasında bu çerçeveye oturtulması gereği akıllara getirilmiyor; ama aktüel konular hatırlandığında, “Türkiye bir uyuşturucu ülkesi” algısının da yapıştırılmaya çalışıldığı görülüyor.

Böylece ortaya; ırkçı, anti-semitist, “zaten diktatörlükle yönetilen”, uyuşturu ticaretinin merkezi bir ülke imajının giydirilmeye çalışıldığı çıkıyor. Son günlerin popüler konularının Batı medyası tarafından işlenmeye başlanmasını, “onların da ilgisini çekti” diyerek kendi haberlerine katan medyanın hangi akla çalıştığı veya masumsa bir aklı olup-olmadığını düşündürtüyor…

Haliyle bu noktada da Türkiye’nin yeni bir pozisyon oluşturma, savunmasını yükseltme, haraket etme ihtiyacı ortaya çıkıyor, ilk bölümdeki sonuçla buluşuyor…

Türkiye’nin de bir takvimi var. İşte Haziran ayındaki NATO zirvesinde beklenen Erdoğan-Biden görüşmesi gibi. Verimi konusunda beklenti yüksek değilse de, bir kesim, ‘buluşulsun’ bir kesim ‘aslında görüşmesek daha mı iyi’ önerisini getiriyor…

Önümüzde belirsizlikleri çok, çetrefilli süreç var. Her hal ve şartta Türkiye’nin ‘hareket’ etmesi gerekiyor. Esneme-ısınma hareketleri ile olacak gibi değil. Onları tamamladık zaten. Şimdi, kaslarınız yanacak ama onların canını yakacak aksiyon gerekiyor…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.