Bizim literatürümüzde tasvir “genel”, “resim” özeldir.
Zira, İslam sanat ve görsel kültüründe yerleşik olan mushaf/kitap sanatları (serlevha; tezhip; halkâr; zahriyye; hâtime, cüz, hizb, ayet ve secde gülleri; vakfeler, aşir ve secâvend işaretleri, kolçaklar ve cetveller; zencerekler; ebrular…); minyatürler; saray tasvirleri; mozaikler, büyük mimari eserlerin taç kapıları, mukarnaslar; hayvan ve bitki figürleri; halı, kilim, tekstil; geometrik bezemeler ve desenler; taş, stuko, ahşap işlemeler; insan tasvirleri… “resim” kelimesine sığmaz. Bu sebeple bizim günümüzde de Metin And, Ayşe Taşkent… vb. ilim/bilim insanlarımız ilgili eserlerinde tasvir kelimesini resim kelimesine tercih edegelmişlerdir.
Öte yandan zikrettiğimiz çeşitlilik, görme kültürünün ilişkili olduğu hemen her alana olan etkisiyle tasavvur, zihniyet, tefekkür, ilahiyat, felsefe, şiir ve edebiyat, masal, eğlence… geleneğini kapsadığı kadar fenomenoloji, antropoloji, fizik / geometri, tarih, sosyoloji, sanat tarihi… gibi disiplinlere de doğrudan ya da dolaylı olarak bağlıdır. Ayrıca İslam ümmetinin yayıldığı coğrafya ile İslam medeniyetinin yeşerdiği zaman ve değerli mekanlarda özde aynı olmakla birlikte uygulamada kimi farklılıklar taşıyan sanat eserleri / işler / üretimler de zaten İslam tasavvurunda tasvir konusunu çok yönlü ve çok ayrıntılı bir mesele haline getirmektedir.
Bunlara rağmen İslam›da tasvir meselesi, son iki asırdır çoğu zaman kendi tabiî bağlamından koparılarak salt siyasi ve ideolojik zeminlerde tartışılmakta; Batı kamuoyunda ortaya çıkan birçok tartışmada mesele, “İslam resme karşıdır” şeklindeki indirgemeci bir ön kabulle ele alınmakta; ardından da bu ön kabul, ifade özgürlüğü ve modern sanat adına provokatif düzeyde yeniden pişirilmektedir. Oysa dikkatle bakıldığında gerçekte tartışılan şey yalnızca resim değildir. Zira Batı’da İslam-resim meselesi, İslamofobik bir siyasetin etkili bir savaş aleti hâline getirilmiştir.
İlahi yaratış esasına suretleri meydana getirmek dünya ve ahiret hayatında sürekli olduğu gibi, insan da tasvir gücüyle yani tasvir eden olarak -hatta İbn Arabî’nin yorumuyla- kendi inşa ettiği (hayalindeki) surete (bile) ibadet eden biri olarak yaratılmıştır. Bu nedenle her şeyden önce şu gerçeği de teslim etmemiz gerekir ki İslam medeniyeti de tarih boyunca bütünüyle tasvirsiz bir medeniyet olmamıştır ki yukarıda zikrettiğimiz sanatlar/zanaatlar bunun delilidir.
Dolayısıyla resim bahsinde İslam düşüncesinin temel meselesi «görüntü»nün varlığı değil, “kutsal”ın ifade edilme biçimidir. İslam’ın ortaya koyduğu bu ahlâkî ve metafizik hassasiyete göre, onda “mutlak anlamda” resmin yasaklanıp yasaklan-madığı da Müslümanlarca yeniden konuşulmaya açık bulunmaktadır. Ne var ki zikrettiğimiz tartışmalarda bu önemli ayrım ve tutum çoğu zaman bilinçli yahut bilinçsiz biçimde göz ardı edilmektedir.
İşin dikkat çekici taraflarından biri de Batı'nın kendi tarihinin çoğu zaman unutulmasıdır. Bizans›taki ikonoklazm mücadeleleri, Reform sonrasında Protestan dünyanın kilise tasvirlerine yönelik kanlı müdahaleleri, Kalvinist ikon kırmaları ve Puritan hareketleri, Batı›nın da asırlar boyunca kutsal tasvir konusunda derin krizler yaşadığını göstermektedir. Bugün ise Batı'nın sanki tarih boyunca sınırsız tasvir özgürlüğünü savunduğu izlenimi verilmektedir. Oysa tarih bunun tam tersini söylemektedir.
Daha Hz. Ömer (r.a.) devrindeki Kınnesrin Antlaşması sürecindeki (16/637 civarı) bir olayla görünürlüğe çıkan resim çatışmasında (bkz.: Casim Avcı, İslam-Bizans İlişkileri, TTK; Oleg Grabar, Erken Dönem İslam Sanatı I, trc.: Defne Karakaya, alBaraka), modern dönemde yeni bir kırılma yaşanmıştır:
Aydınlanma sonrasında sanat yalnızca güzeli ortaya koyan estetik bir faaliyet olmaktan çıkarılmış, aynı zamanda geleneksel otoriteleri sorgulamanın ve yer yer yıkmanın araçlarından biri hâline getirilmiş; din, kilise ve kutsal da bu sorgulamanın doğal hedefleri arasında yer almıştır. Böylece kutsalla alay ederek onu değersizleştirmek, bazı çevrelerde ifade özgürlüğünün ve bireysel özerkliğin bir göstergesi olarak Batı’da meşrulaştırılmaya ve giderek İslam düşmanlığının aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Böylece İslam dünyasıyla Batı arasında sanatsal değil siyasal bir gerilim üretilmiştir. Zira İslam, kutsalı toplumsal ve metafizik hayatın merkezinde tutarken, modern seküler yaklaşım kutsalın eleştirilebilmesini ve hatta zaman zaman provokatif biçimde yeniden yorumlanmasını özgürlüğün ayrılmaz bir parçası olarak gösterebilme sahtekarlığına başvurmuş ve bu gerilim, dijital medya çağında çok daha görünür bir hâle getirilmiştir.
Nasipse buradan devam edelim inşallah.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.