Bir zamanlar bilgisayar kullanabilmek ayrıcalıktı. Sonra internete erişebilmek önemli bir imkana dönüştü. Şimdi ise yapay zekâ kullanmayanların geride kalacağı yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Üstelik bu kez değişim o kadar hızlı ki daha teknolojinin ne olduğunu tam anlamadan hayatımızın bir parçası hâline gelmiş durumda.
TÜİK’in 2026 Yapay Zekâ İstatistikleri, Türkiye’nin dijital dönüşümünde önemli bir gelişmeyi müjdeliyor müjdelemesine ama işin aslı tam bir yerli durum komedisi. Bir yanda vatandaş yapay zekâya bayram mesajı yazdırıyor, tatil planlatıyor, dert anlatıyor; diğer yanda işletmelerin önemli bir kısmı ise “Aman başımıza yeni bir masraf açmasın!” diyerek teknolojiyi dükkânın kapısında bekletiyor. Vatandaşın hayatına roket hızıyla giren yapay zekâ, sıra üretime gelince emniyet şeridine çekip dörtlüleri yakmışa benziyor. Yani Remzi Usta yapay zekâyla çay içmeye, memleket meselelerini konuşmaya, hatta akşamki maçın skorunu tahmin etmeye razı. Ama iş tezgâhın başına geçmesine gelince, “Sen daha yenisin evlat, bizim bu işlerin bir usulü var!” deyip dükkânın anahtarını cebine koyuyor.
HERKES KULLANIYOR AMA KİM KAZANIYOR?
2025 yılında bireylerin %19,2’si üretken yapay zekâ kullanırken 2026’da bu oran %37,6’ya yükselmiş. Yani geçen yıl her 100 kişiden yaklaşık 19’u yapay zekâ kullanırken bu yıl sayı 38’e yaklaşmış. İşletmelerde de benzer bir artış var; yapay zekâ kullanım oranı %7,5’ten %14’e çıkmış. Her iki alanda da yaklaşık iki katlık artış söz konusu.
İlk bakışta gelişmeler güzel. Gelgelelim, işletmelerin %86’sı hâlâ yapay zekâ teknolojilerini kullanmıyor. Elbette bireylerin üretken yapay zekâ kullanımıyla işletmelerin herhangi bir yapay zekâ teknolojisini kullanması aynı şey değil. Dolayısıyla bu oranları doğrudan karşılaştırmak doğru olmayabilir. Ancak teknolojinin yaygınlaşmasıyla ekonomik değer üretme kapasitesine dönüşmesi arasında önemli bir mesafe bulunduğu da ortada. Hâl böyle olunca
biz yapay zekâyı kullanmayı mı öğreniyoruz, yoksa yapay zekâyla üretmeyi mi? sorusunun yanıtını da bulmak kolay olmuyor.
İstatistikler mevcut eşitsizliklere nur topu gibi yeni bir dijital eşitsizliğin eklenme ihtimalini gösteriyor. Yükseköğretim mezunlarının %62,7’si yapay zekâ kullanırken ilkokul mezunlarında bu oran yalnızca %8,5. Eğitim düzeyi yükseldikçe yapay zekâ kullanımı da belirgin biçimde artıyor yani. Bu uçurum teknolojinin herkes için fırsat eşitliği ortaya çıkaracağı beklentisine pek de uygun görünmüyor. Böyle giderse yapay zekâ, mevcut beceri farklılıklarını kapatmak bir yana, aradaki mesafeyi daha da açabilir. Gelecekte ücret eşitsizliğini belirleyen kaç yıl okuduğumuz veya hangi mesleği yaptığımız olmayacak; aynı işi yapan iki çalışandan hangisinin yapay zekâyı daha etkin kullanabildiği de önem kazanacak. Dolayısıyla her geçen gün diplomanın yanına yeni bir görünmez yapay zekayı kullanabilme becerisi eklenme zorunluğu giderek artıyor.
16-24 yaş grubunda yapay zekâ kullanımı %64,9’a ulaşırken 55-64 yaş grubunda %10,6’ya kadar geriliyor. Bu farklılık, önümüzdeki yıllarda işgücü piyasasına katılacak kuşakların çalışma alışkanlıklarının bugünkünden oldukça farklı olacağını açıkça gösteriyor.
Ancak burada eğitim sistemimizi bekleyen ciddi bir sınav var. Malum yapay zekâyı kullanabilmek ile onun ürettiği bilgiyi anlayıp sorgulayabilmek aynı şey değil. Soruyu yapay zekâya sormak kolay, asıl mesele verdiği cevabın doğru olup olmadığını anlayabilmek.
Eğitim kurumları bu ayrımı kuramazsa teknolojiyi kullanmakta son derece maharetli, ancak eleştirel düşünme becerileri yeterince gelişmemiş bir kuşakla karşılaşabiliriz. İşin acı tarafı, her sorunun cevabını saniyeler içinde bulan ama kendisine “Peki sen ne düşünüyorsun?” denildiğinde cevap vermekte zorlanan bir nesil yetiştirme ihtimalimiz.
YAPAY ZEKÂ BÜYÜKLERİN OYUNCAĞI MI?
İşletmeler tarafında ise ölçek belirleyici görünüyor. 250 ve üzeri çalışanı bulunan işletmelerin %37,1’i yapay zekâ kullanırken küçük işletmelerde bu oran %12,8. Bu fark zamanla rekabet koşullarını da değiştirebilir. Doğru politikalar geliştirilmezse yapay zekâ, işletmeler arasındaki verimlilik uçurumunu daha da derinleştirebilir. Sektörlerde de durum farklı değil. Bilişim faaliyetlerinde yapay zekâ kullanımı %63,7’ye ulaşırken imalatta %15,2, inşaatta %6,9. Hatta yapay zekâ kullanan işletmelerin %51’i teknolojiden pazarlama ve satışta yararlanırken üretim veya hizmet süreçlerinde kullananların oranı %43,4.
Peki işletmeler neden daha hızlı ilerlemiyor? sorusu akla geliyor ister istemez.
Yapay zekâ kullanmayı düşünen ancak henüz kullanmayan işletmelerin %72,3’ü uzmanlık eksikliğinden, %66,4’ü hukuki belirsizliklerden, %65,4’ü veri güvenliği endişelerinden dolayı henüz cesaret edemiyor. Dahası, yapay zekâ kullanan işletmelerin yalnızca %32,1’i sistemlerini kendi çalışanlarıyla geliştiriyor. Bu da teknolojiyi kullanmak ile teknoloji geliştirme kapasitesine sahip olmak arasındaki farkı ortaya koyuyor.
Türkiye’nin yapay zekâ yolculuğunda önümüzde iki ihtimal var. Ya bu teknoloji, plazalardaki havalı ekiplerin toplantılarda araya iki İngilizce terim sıkıştırıp birbirlerine sunum yaptığı, büyük işletmelerin daha da büyüdüğü ve mevcut eşitsizliklerin derinleştiği bir düzene dönüşecek. Ya da aklı başında eğitim ve sanayi politikalarıyla bizim sanayi sitesindeki Remzi Usta’nın tezgâhına kadar inip herkesin işine yarayacak.
Neticede beyin bedava ama onu kullanmakla kullanıyormuş gibi yapmak arasında dağlar kadar fark var.
Bizde ana yok, baba yok, yapay zekâ var.

