Avrupa doludizgin Rusya ile savaşa hazırlanıyor. Mevcut merkez siyâsî elitlerin zihinleri bu savaşa çoktan hazır hâle gelmiş vaziyette. Askerî mânâda Avrupa’nın hazırlıksızlığı umurlarında bile değil. Devletlerin bütçelerinde yer alan kaynaklar hızla askerî yatırımlara aktarılmaya gayret ediliyor. Bunun, bugünden yarına başarılamayacağı ortadaki gerçek. Elbette açıklarının farkındalar. Ama zihinleri önde gidiyor. Bir taraftan da kamuoylarını Rus tehlikesi husûsunda terörize etmekle meşguller.
Rusya da vaziyetin şuurunda. Kendisi açısından meselenin Ukrayna ile savaşmanın çok ötesine gidileceğini görüyor. Diğer taraftan, istihbâratlar arasında savaş çoktan başladı bile. Almanya’da, havaalanında bulunan ve Ruslara âit olduğu iddia edilen dron veyâ Hollanda’da tren seferlerini idâre eden internet sisteminin çökertilmesi ve seyâhatlerin bir anda felç edilmesi gibi haberler peş peşe geliyor. Taraflar birbirlerini suçluyor. Bu toz bulutu içinde neyin kimler tarafından yapıldığına doğru bir şekilde hüküm vermek zorlaşıyor.
Hemen, kitabın ortasından bir tespit yaparak başlayalım. Eğer bu gidişat durdurulamaz ve Avrupa-Rusya savaşı bir şekilde patlarsa, bu savaşın kolaylıkla bir NATO-Rusya evrilebilir. (Bir NATO mensubu olan Türkiye de bu savaşın hâricinde kalamaz). Dahası, bu savaşta sıkışan taraf, muhtemelen Rusya olacaktır, çok geçmeden parmaklarını o tehlikeli düğmeye götürmekten imtina etmeyecektir. Hatırlayalım, Putin bu senaryo gündeme geldiğinde, “Rusyasız bir târihin tadı olmaz” demiş ve kararlılığını hem ifâdelerinde hem de yaptığı doktrin değişikliklerinde ortaya koymuştu. Hâsılı, bu savaşın konvansiyonel bir savaş olarak kalması neredeyse imkânsız görünüyor.
Masa başında neticeleri rahatlıkla görülebilen; neticede kazananın olmayacağı, toplu bir yıkıma ve yok oluşa gidebilecek olan bu tarz bir savaşı durdurmak adına aklı başında birilerinin devreye girmesini beklersiniz, değil mi? Heyhat…Boşuna beklemeyim... Manzaranın çarpıklığı burada daha berrak görülebiliyor. Avrupa’da siyâsî aklı ve dengeleri, sağda olsun, solda olsun merkez partilerin meydana getirdiği vurgulanır. Merkez sol sistemi aşırı solun; merkez sağ ise aşırı sağın mâceralarından muhafaza etmek için şekillendirilmiştir. Bugün Avrupa’da merkez partilerin içinin boşalmasından ve aşırı sağın mâni olunamayan yükselişinden bahsediliyor. Hakikaten de aşırı sağın ideolojisine bakıldığında, başta yabancı düşmanlığı olmak üzere akıl ve vicdân ile bağdaşması mümkün olmayan bir aşırılığa tesâdüf ediyoruz. Bu partilerin kâhir ekseriyeti, en azından kâğıt üzerinde insanlığın ve Aydınlanmanın yüce değerlerini temsil ettiği iddia edilen Avrupalılık idealine ve onun karşılığı olan AB’ye şiddetle karşı çıkıyorlar. En berbâtı ise, Siyonizme ve İsrâil’in soykırımlarına destek veriyorlar. İdeolojik, doktrin dünyâları hayli karmaşık seyrediyor. İçinde nazilerin, faşistlerin pek çok tematiğinin yüzdüğü bir havuz bu. Ama, buna bakıp, meselâ AfD’yi, sâhici mânâda neonazi bir hareket olarak değerlendirmek mübalağa olur. Çünkü Alman nazileri apaçık antisemit bir ideolojiye sâhipti. Hâlbuki bugün, sosyal tabanında eski nazi gruplar yer alsa da, AfD’nin resmî siyaseti harâretli bir şekilde siyonizmi destekliyor. Naziler sâdece Beyaz Üstünlüğü fikrinden değil, bunun yanında erkek üstünlüğü fikrinden hareket ediyor; heteroseksüel ilişkilerin hâricindeki tekmil ilişkileri nefretle ve saldırganlıkla karşılıyorlardı. AfD’nin liderlerinden birisinin kadın; yetmiyormuş gibi lezbiyen olması hayli farklı, değil mi?
Aşırı sağın en keskin olduğu hususun yabancı düşmanlığı (xenophobia) olduğu âşikâr. İslâmiyet ve Müslümân düşmanlığı ayrıca dikkat çeken bir diğer keskinlik ve aşırılık. Diğer taraftan, bu partiler eski devirlerin sâhici nazi ve faşistlerden farklı olarak yayılmacı (irredentist/expansionist) değil. Tam aksine içe kapanmacı bir seyir tâkip ediyorlar... Farklılıklar uzatılabilir. Ama burada çok mühim bulduğum bir tanesinin altını çizmek istiyorum. Mâlûm, naziler ve faşistler, ideolojilerini derin bir jingoizm ve militarizm üzerine kuruyorlardı. Bugün manzara tamâmen farklı. Avrupalı aşırı sağcıların ağırlıklı bir kesimi Rusya-Ukrayna savaşına karşı çıkıyorlar. Dahası, topyekûn bir Avrupa-Rusya savaşını reddediyorlar. Avrupa-Rusya savaşının kışkırtıcılığını yapanlar ve Ukrayna’yı Rusya karşısında ölümüne destekleyenler merkez partiler. Sosyal Demokratlar, Hristiyan Demokratlar savaş kışkırtıcılığında en ön saftalar. Çiçeklerin, böceklerin mücâdelesini veren, eski nesil Yeşilleri temsil eden “fundoları” tesirsiz hâle getiren yeni nesil Yeşiller de onlara eklemlendi. Tabiatı, hayâta hizmet adına müdafaa edip, insan hayatlarını söndürmesi kaçınılmaz olan savaşa destek vermek ne ola?
Manzaranın sakatlığı hemen anlaşılıyor. Sistemi aşırılıklardan muhafaza etmek iddiasıyla kurulan partiler, aşırılıkların aşırılığı olan savaşın çığırtkanlığını yaparken, siyâsî aşırılığın kaleleri olarak vasıflandırılan aşırı sağ; evet barış değerine sâhip çıkmıyor ama bu muhtemel savaşı asla sâhiplenmiyor. Hâsılı, neticesi korkunç olacak bir savaşın sigortası siyâsî merkez değil, siyâsî aşırılığın temsilcisi olarak bilinen kuvvetler. (Ahmet Kaya’nın “Ne yaman çelişki anneciğim” lâfını hatırlamamak kâbil değil).
Savaş siyâsetin imkânlarının sönümlendiği yerde patlar. Siyâset müessesesi ve siyâsî sistemler, bir medenî iddia olarak sâiklerinin ilkellik ve vahşetle eşleştirildiği savaş güdülerinin baskılandığı yerde neşvünema bulur. Savaş siyâset öncesi (prepolitical) veyâ siyâset sonrası (postpolitical) bir olgudur. Sistemleri ayakta tutmak, dengelemek ve devamlılığını sağlamak için tasarlanmış partilerin savaş çığırtkanlığı yapması insanı acı acı güldüren bir manzara ortaya koyuyor. Savaş çığırtkanlığını A. Weidel yapsaydı mesele kalmazdı. Ama tamtamları çalanlar, Mertz, Klingbeil, Bas gibiler.
Vertigo denge kaybı doğuran kötü bir hastalıktır. İnsana hayâtı dar eder. Medenî Avrupa bugün siyâsî bir vertigo yaşıyor. Bu hastalığın kötü bir şifâcısı var. Ama o da etrâfına başka hastalıklar saçarak geliyor.
Avrupa mı? Vertigodan muzdarip, zavallı yaşlı, hasta kıt’a…

