Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Yazarlar Bilim ve yolsuzlukları

Bilim ve “yolsuzlukları”

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı

Onların varlığını seneler evvel, doktorasını Fransa’da yapmış olan bir büyüğümden duymuştum. Bana Paris’de Quartier Latin civârındaki kahvehanelerde zuhûr eden, ağırlığını İranlıların oluşturduğu bir grup insanın geçimini nasıl sağladıklarını anlatıyordu. Herbiri alanında birer dâhi sayılabilecek bu adamların işi, ihtiyaç sâhiplerine “îtinayla”, garantili doktora tezleri yazmakmış. Bayağı bir sektör imiş bu işler. Adamlar bunun karşılığında hatırı sayılır paralar kazanıyor, Paris’deki bohem hayâtlarını idâme ettiriyorlarmış. İhtiyaç sâhibi kişiler ise daha çok “Ortadoğu” memleketlerinden gelenlermiş.

Seneler sonra ,Türkiye’de bu işin son derecede yaygın bir hâle geldiğini işittim. Bu defâ bir arkadaşım bana, Tez Yazım Danışmanlığı başlığı altında çeşitli firmaların üniversite çevrelerine yerleştiğini, bedeli mukâbilinde isteyenlere “garantili” doktora tezi bile yazdıklarını söyledi. Hattâ, bu sektörün üniversitelerde stand açacak kadar işi ileri götürdüklerini ekledi. Görünüşte her şey görece mâsum. Yüksek Lisans ve Doktora Enstitülerinin geliştirdileri tez yazım standartlarına göre düzeltmeler yapıyorlarmış. Diyebilirsiniz ki, adayın gözünden kaçmış bir şeyler olabilir. Bir başka göz bunları görüp düzeltebilir. Eyvallah.. Belki de bu sektör içinde işini bununla sınırlandıranlar da vardır. Lâkin “düzeltme” işi anlaşılıyor ki sâdece bir paravan. Daha derinlerde ve çok daha yaygın olarak düpedüz yasa ve ahlâk dışı işler dönüyor. Alıcı ve vericileriyle, yâni arz ve talebiyle hatırı sayılır bir sektörden bahsediliyor.

Hanidir bu hususta yazmayı düşünüyor; lâkin bir türlü fırsat bulamıyordum. Nihâyet bu hususta işler ayyuka çıkmış olacak ki, YÖK’ün emniyet mercilerini bu konuda ikâz eden teşebbüsü geldi. Belki de önümüzdeki günlerde bu firmalara dönük bir operasyon ile karşılaşabiliriz. Ama neticenin çok da değişeceğini zannetmiyorum. Mâlûm; minâreyi çalacak olan ona uygun bir kılıf hazırlar. Belki de, kepenkler kapatılır, ama bu adamlar internetin karanlık sularına çekilerek işlerini devâm ettirirler.

Mesele gerçekten de çok derindeki bâzı çatlaklardan besleniyor. Üniversiter hayattaki küresel çaplı bir dönüşümün baskısından başlıyor her şey. Sanayi kapitalizminin örgütlediği üniversite ve bilim anlayışı ile onun çözülme süreçlerinin örgütlediği üniversite çok farklı. Sanayi toplumu ağır disiplinli, ciddî ve derinlikli bir bilgi örgütlenmesini gerektiriyordu. Geleneksel disiplin kodlarını kendi amaçları doğrultusunda daha da pekiştiren, kurumsallaştıran bir süreçti bu. Meslekî açıdan bakıldığında sık dokulu formel bir eğitime bağlanmıştı. Artizanâl mesleklerden yer yer kopuş, yer yer de onların birikimini derinleştiren bir süreçti bu. Evet, bilgilerin elde edilişi, kullanılan metodlar büyük ölçüde değişmişti. Ama bu epistemolojik dönüşüm teori ile sınırlıydı. Ama işin bir de tecrübî boyutu vardı. Yâni bilgi aktarımının yanında pratikle alâkalı başka bir mesele; bir “tecrübe” ve “görgü” aktarımı meselesiydi bu. Burada geleneksel “usta-çırak” ilişkisi modern dünyâda dışlanmış değildi. Meslekte senelerini doldurmuş “ustalar”, gençlere, yâni “çıraklara” bunları belli bir disiplin içinde veriyorlardı. Bu suretle “teori-pratik” , “bilgi-tecrübe ” bağı kurulmuş, içerdiği bütün “kültürel donanım” ile birlikte artizanâl bir gelenek de korunmuş oluyordu. Modern dünyânın iftihâr kaynağı olan “kurumsallaşmaları” sağlayan da budur. Yâni, “bilgi-tecrübe” bağı.. Üniversite gelenekleri düşünüldüğünde, bu bir “Hocanın” yanında pişmek denilen, uzun senelere sârî “çileli” bir işti. Süreç alabildiğine “öznel” yürürdü. Hoca hevesli, meraklı ve kabiliyetli olan talebeyi seçer, ona sâdece bilgilerini değil, tecrübe ve görgülerini , bu arada meslek ahlâkını da aktarırdı. Bir kürsü, kurucu babaları olan ve belli bir geleneğe dayalı olarak kurumsallaşırdı. Elbette bu resim ideal bir resimdir. Târihte her formasyon kendi deformasyon potansiyelini de taşır. Meselâ ideolojik tercihlerin baskın hâle gelmesi, yâni meslek ahlâkının yerini alması bu bağların yozlaşmasından başka bir şey değildi. Türkiye’de Soğuk Savaş ikliminde bunun misallerini bol bol yaşadık.

Sanâyi toplumlarının çözülmesi disipline dayalı bu bağları ortadan kaldırdı. Bunu özgürleşme olarak gördük ve yanıldık. Tam tersine üniversiteleri var eden sütunların çöküşüydü bu. Evvelâ epistemolojik bir sakatlanma yaşadı üniversiteler. Teorik yapılar hafifletildi ve doğrudan pratik ihtiyaçlara bağlandı. Eskiden teori kendi özerk gelişimini tamamlar, daha sonra buradan pratik dünyâ alacağını alırdı. Ama yeni üniversiter hayatta pratikten birebir ses getirmeyen hiçbir şeye hayât hakkı kalmıyor. Bilginin nesneleşmesi ve metâlaşması sürecinin en katıksız evresi bu. Tekno dünyâ da buradan neşet ediyor. Mesele artık teorinin pratiğe aktarılması değil, bizzat pratiğin içindeki imkânlarla ne yapıldığı. Kürsülerden değil, garajlardan , masa başlarından, ekran önündeki cinliklerden yükselen yeni bir “uygarlık”. Elbette hiçbir görgüsü, ahlâkî endişesi olmayan , sâdece “işgören” , “iş kotaran” bir dünyâ bu. Bu dünyânın üniversitelerinde nesneleşme, metâlaşma ve ticârîleşme birbirini emziriyor. Muhtevâ boşalıyor. Tezler para karşılığı yazılıyormuş, çok mu?

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.