Yazarlar Türk-Yunan dostluğunun gizli tarihi

Türk-Yunan dostluğunun gizli târihi

Süleyman Seyfi Öğün
Süleyman Seyfi Öğün Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Bizim İstiklâlHarbi, onların ise Küçük Asya Felâketi dedikleri savaşın ardından Gâzi Mustafa Kemal ve Venizelos arasında başlayan dostluk ve yakınlaşma siyâsetleri, II.Genel Savaş sonunda, her iki devlet NATO’ya girmiş olsa da, bilhassa kışkırtıcı Birleşik Krallık siyâsetleri üzerinden barışcı ilişkiler ters yüz oldu. Adım adım Kıbrıs ve Ege meselelerini idrâk etmeye başladık. Ardından 1974 Kıbrıs Harekâtı ve Ege sorunları geldi. Kamuoyları arasında derin bir husûmet yükseldi.

Türk-Yunan ilişkileri açısından 1980’lerin çok dikkât çekici bir devir olduğunu düşünüyorum. 1974’de, Türkler karşısında Batı tarafından yüz üstü bırakıldığını düşünen Yunanlılar, biraz da hissî bir kararla NATO’nun askerî kanadından çıkmışlardı. ABD, 1979 İran İslâm Devrimi sonrasında NATO’nun güneydoğu kanadını yeniden güçlendirmek istiyordu. Bunun için Yunanistan’ın yeniden NATO’nun askeri yapısına entegre edilmesi icap ediyordu. Türkiye’deki siyâsal kadrolar, Demirel’inden Ecevit’ine buna ısrarla karşı çıkıyordu. 12 Eylül Darbesi’nin yapılmasının biraz da bu direnci kırmakla alâkalı olduğunu düşünenler var. Nitekim, Kenan Evren’in ilk icraatlarından birisi, Rogers plânı dâhilinde, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünün önündeki engelleri kaldırmak olduğu ortadadır. Bu da Yunanlılara rahat bir nefes aldırmıştır.

1980’lerde, kültürel dünyâda çok ilginç şeyler yaşandı. Askerî darbenin ağır sillesini yemiş olan Türkiye solu, benim kültürel gevşeme dediğim bir vasat oluşturmaya başladılar. Bir tür kendinden, kendi geçmişinden kaçış; bir nev’i arınmaydı bu. Zemin de hazırdı. Turgut Özal bir turizm hamlesi başlatmıştı. Çok sayıda eski solcunun bu sürece dâhil olup turizm rehberliği ile iştigâl etmeleri düşündürücüdür. Deniz ve yayla turizmi üzerinden tabiata yakınlaşmalar, rustik -bijüterik minimalist zevkler, arkeoloji ve mimârîden başlayarak gastronomiye uzanan geniş bir yelpâzede alt kültürel târihlere duyulan alâkalar, üzerindeki ideolojik nebulanın kalktığı veyâ romantizmle yumuşatıldığı sanatlara yakınlaşmalar, ilh.. Bunun en elverişli coğrafî zemini, başkenti Bodrum olmak üzere Ege’ydi. Çağrışımlar da bir hayli kuvvetliydi. Nâzım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı’nda, “üzümü, inciri ve balıyla” Ege’yi anlatıyordu. Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat, Orhan Burian, Sabahaddin Eyüboğlu gibiler, tarih-tabiat ve “medeniyetin zarar vermediği” saf insanların harika bileşimi olan Bodrum’u onlara miras bırakmışlardı. (Buna daha sonra Can Yücel’in Datça’sı, Assos, Ayvalık, İda (Kaz) Dağları eklenecekti). Orta Anadolu’nun kaba saba, Karadeniz’in hırçın Türklerinden farklıydı Ege’nin insanları. Onları en güzel, güneşin altındaki rehâvet ve gevşeklik(siesta), gece serinliğinde ise çılgın eğlenceler (fiesta) anlatabilirdi. Bu iklimde yeni bir Kültürel Cumhûriyet kurmak ve onu mümkünse AB’ye eklemlemek mümkündü. (Belki de İkinci Cumhûriyet buydu). MFÖ’nün “Bodrum, Bodrum” parçası bu gizli cumhûriyetin millî marşıydı. Bu damar daha sonra, Orta Anadolu’dan ve Karadeniz’den yükselen “AKEPE”ye karşı kendi cumhûriyetlerinin müdafaasına geçti.

Bâzı şeyler elbette canlarını sıkıyordu. Sonradan görmeler de Bodrum furyasına dâhil oluyorlardı. San’at Güneşimiz Zeki Müren de avânesiyle yerleşiyordu. Bodrum yozlaşıyordu. Olsun, coğrafya bâkirdi. Dâima el değmedik bir yerler vardı. Kaçış devâm edecekti. Bütün şikâyetlerine rağmen vazgeçmediler Ege’den..Son olarak ”AKEPE” düşmanlığı, rafine ve kaba farklılığından doğacak muhtemel cumhur içi kavgaları gömmeye yetti.

1980’lerde Türkiye soluna mensup kültür adamları ile Yunanistan’daki ortakları arasında sıklaşan ziyâretler, karşılıklı edebiyat çevirileri, konserler, muhtelif temalı dostluk toplantıları yapılıyordu. Motto Kalimerhaba idi. Hayâlî Cumhûriyet’in genişleme sahasıydı bu. Zihinlerin bir yerinde, açığa çıkmasa da, “Anadolu safrasından” arınmış bir Ege Cumhûriyeti vardı. Karşılıklı olarak Zülfü Livâneli, Theodorakis, Farandori konserleri gırla gidiyordu. Bosphorus konserleri, iki ulusa ortak bir geçmişe sâhip olduklarını gösteriyor, sayısız Yunanlı genç Türk Mûsıkisi öğrenmek için Türkiye’ye geliyordu. Rembetiko konserlerinden geçilmiyordu. Yeni Türkü’nün konserleri ortalığı kırıp geçiriyordu. ..Bu aslında sosyolojisinin çok iyi çalışılmış olduğunu düşünmediğim, kurgusal, lâkin tesirleri derin bir Rumelicilik-Anadoluculuk kavgasıydı. ..Bu kültürel yakınlaşmanın diğer tarafında neler olup bittiğini, sürecin nasıl karşılandığını bilemiyorum. Bunu aklı başında bir Yunanlı’dan öğrenmek lâzım. Bizdeki tablonun seyri ise yukarıda anlattığım gibi…

Sonra ne mi oldu? 1996’da bir anda Türkiye ve Yunanistan savaşın eşiğine geldi. 1999’da her iki memlekette ard arda yaşanmış olan depremler kamuoylarını kaynaştırdı. Meselelerimizi unutup coşkulu bir şekilde yardımlaştık. Yorgo ve İsmail karşılıklı sirtaki yaptı, horon oynadı.. Sonra?..Bugünlere doğru ilişkiler yeniden soğudu ve husûmetler tırmandı. Yeniden savaşın eşiğine geldik..

Marx’ın din için söyledikleri, aslında gâliba kültür ve san’at için geçerli. Dünyânın gerçeklerinden kaçmak için bu afyonu isteyen çiğner ve kendisini rahatlatır. Sâit Faik bu afyonun tesiriyle “Dünyâyı güzellik kurtaracak” diyordu. Sakın inanmayın…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.