"Ulusal sınırlara çekilmiş Türk milleti"
projesinin Osmanlı subayları arasında konuşulduğu 1906-1907 yılları şöyle bir göz önünde bulundurun. Daha II. Abdülhamit’in sultanlığı devam ediyor. Osmanlı toprakları Balkanlar’dan tamamen çekilmemiş. Selanik, Manastır, bugünkü Yunanistan’ın önemli bir kısmı hâlâ Osmanlı’da.
Dahası bugünkü Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Libya hâlâ bizde ve iyi-kötü istikrarlı bir devlet var.
Bu devlete diş bileyen düşmanlar var elbet ama uluslararası dengeler içinde herkes Osmanlı’yı tanıyor, onu o günün en büyük ülkelerinden biri sayıyor.
Yani ilk üçte değilsek bile ilk 5 içinde olduğumuz kesin.
Böyle bir dönemde
Osmanlı subaylarının kafayı “Bu ülke nasıl kurtulur?” sorusuyla bozmuş olması
, belki de ülkeyi içten içe kemiren en büyük tehdit.
ÜLKEYİ KİMDEN KURTARACAKLAR?
Ülkenin nesi var? Hangi tehdit altında da bu tehditten kurtaracaklar?
’nun bence hâlâ yeterince okunup hakkı verilmemiş
Atatürk: Bir Entelektüel Biyografi
isimli kitabı o dönem bu tartışmalarla birlikte ortaya çıkan
halaskâr (kurtarıcı) subay çevrelerinin nasıl oluştuğu
, hangi ideolojik atmosferlerin etkisi altında şekillenip beslendiklerini çok iyi tasvir ediyor.
Bugün tam da o atmosfere dair başka iki önemli kaynaktan iki önemli anlatımı aktaralım.
, -ki Cumhuriyet döneminin ve
Çankaya’nın resmi tarihçisidir.
- “
Başlıklı önemli bir kitabı vardır. Bu kitabının daha girişinde Mustafa Kemal’in
Misak-ı Milli düşüncesinin Mütareke’den sonra değil, belki bundan çok önce 1906-8 yıllarında şekillenmiş olduğundan bahseder.
Atay bunu tabii ki Mustafa Kemal’in müthiş ileri görüşlülüğünün bir örneği olarak aktarır. Oysa belki doğru soru tam da bu “ulusal sınırlara çekilmiş” milletin oluşumuna yapılmış olan katkıdır.
Türkiye’nin geleceğine dair öngörü mü, Türkiye’nin kaderine dair yapılmış bir planda ulaşılmış bir başarı mıdır?
Tabii bu başarı nasıl bir başarıdır? Ayrı ve hayati bir sorudur bu.
O dönemin tartışma ortamları hakkında önemli bir tasvir kabilinden şöyle yazıyor
:
“Hepsinden ayrı ayrı dinlemiş olduklarımıza göre Atatürk ilk gençliğinden beri Türkiye Türklüğünün kurtuluşu kaygısına saplanmıştır. Nerede kiminle buluşsa, içki sofrası veya eğlence âlemi de olsa, tek konuşma konusu “
” davası idi.
’dan dinlemiştim. Bir akşam
Fethi Okyar, Mustafa Kemal ve o Selanik
’te bir gazinoya gitmişler. O sırada Yunanistan’da Venizelos, Girit için dağa çıkmıştır. Bir hürriyet kahramanı da İran dağlarında isyan bayrağını açmıştır.
–“Neden biz onlar gibi kahraman yetiştiremiyoruz?” der.
Mustafa Kemal bu konuyu bırakmaz. Hep onun üzerindedir. Fethi’nin içi sıkıldığından yer değiştirmek ister, başka bir eğlence yerine giderler. Mustafa Kemal’in çevresini gördüğü yok. Konusu gene o. Fethi bu defa Mustafa Kemal’i kadınlı bir yere götürür ve kendisi bir beğendiği ile eğlenceye daldığı sırada, Mustafa Kemal, Cebesoy’la, efendim Venizelos, efendim bilmem ne Han, aynı konu üzerinde! Sabah olmuştur Fethi evine gitmiştir. Mustafa Kemal de arkadaşını kendi evine götürür. Anası o gelmeden ve kahvaltısını vermeden uyumaz. İki arkadaşın da uyumaya vakitleri yok. Tıraş olup görevleri başına gidecekler. Cebesoy anasına şikâyet eder:
–“Oğlun bir bahis tutturdu, bir türlü bırakmaz. Fethi canım biraz da eğlenelim, diye kalkmak istedi…”
–“Gittik, oğlun gene o bahiste. Fethi bizi oradan da çıkararak…”
Atatürk’ün bütün arkadaş toplantıları, son günlerine kadar, hep böyle geçmiştir. Bunlar ara sıra eğlentilerle aralanan ciddi tartışma toplantıları idi.
Geçmişin hikâyelerinden anlıyoruz ki Atatürk, Osmanlı emperyalisti değildi.
1908 meşrutiyetçilerinin Paris’teki yayınlarında ise istibdat rejimi yıkılır yıkılmaz kaybettiğimiz eski topraklara kavuşacağımız vadolunmakta idi. Atatürk ilk subaylığından beri pek iyi bir askerdi.
Kuvvet hesaplarına dayanan bir realistti. Bir akşam gene Selanik gazinolarından birinde şu konu ortaya atılmıştı:
–“Hepimiz Sultan Hamid istibdadının yıkılmasını istiyoruz. Ama hiçbirimiz o yıkılıp da iktidar bize kalırsa ne yapacağımızı söylemiyoruz.”
Herkes sıra ile kendi fikirlerini ortaya attı. Mustafa Kemal’e sıra gelince, O:
–“Rumeli’de ve küçük Asya’da bizden olmayan toprakları içine almayan bir sınır çizerim.
Bu sınır içindeki memleket ve milletimizi kurtarmaya bakarım.”
Cebesoy gibi güçlü kuvvetli arkadaşları olmasa sofradakilerin saldırışlarına bile uğrayacaktı. Bosna‐Hersek ve Girit’i bırakmak ha! Suriye, Filistin ve Hicaz’ı bırakmak ha…
1908 meşrutiyetçilerine göre Bosna‐Hersek’i Avusturya‐Macaristan’dan, Mısır’ı İngiltere’den geri alacaktık. O geceki Mustafa Kemal, 10 yıl sonraki Milli Misak Mustafa Kemal’i idi.”
Falih Rıfkı Atay, o dönemde ortamdakiler açısından bile bu mevzunun ne kadar muhataralı olduğunu biliyor. Düşünün bir bugün Türkiye’yi kurtarma bahsinin açıldığını ve mesela Türkiye’nin bir kısmını bir etnik gruba vermeyi teklif ettiğini. Vatan toprağının bir karışından şu veya bu nedende feragat etme, çekilme düşüncesi o dönemde bile tabii ki o kadar da normal değil. Böyle düşünenlerin nasıl bir saldırıya maruz kalabileceğini Atay da biliyor. O yüzden Mustafa Kemal’in Cebesoy gibi onu her durumda müdafaa edecek arkadaşları olmasa o masada büyük bir saldırıya maruz kalabileceğini söylüyor. O günlerde Bosna-Hersek ve Girit, Suriye, Filistin ve Hicaz vatan toprağıdır ve kimsenin Osmanlı’nın kapısına dayanıp onları almaktan bahsettiği yok. Ama Osmanlı subayları arasında devleti kurtarmak ve yüceltmek adına oraları kim istiyorsa onlara bırakma düşüncesi nasıl olmuşa doğmuş ve taraftar buluyor.
Bu anlatımda geçen “
Rumeli’de ve küçük Asya’da bizden olmayan toprakları içine almayan bir sınır çizerim
” cümlesinde “
” deyimi
hangi ara Osmanlı subaylarının arasında düşünülmeye başlandı?
Bu toprakların “bizden olmayan” kategorisinde sayıldığı dönemde daha somut bir Arap ihaneti mevzusunun esamisi bile okunmuyor. Osmanlı’nın 400 yıl yönettiği ve her bakımdan merkezle bütünleşmiş vatan toprağı olarak telakki edilmiş, hatta vatan topraklarının en muazzezi kabul edilmiş bu topraklar hangi ara ve neden “bizden olmayan topraklar” haline gelmiştir.
, tamamı petrol bölgeleri olan ve 400 yıldır Osmanlı yönetiminde olan ve Osmanlı’nın genellikle ve tabiri caizse cefasını çektiği bu topraklar tam da Osmanlı’ya petrolü ve zenginliği kazandıracakken oralardan Osmanlı adına vazgeçme düşüncesi Osmanlı subayları arasında, İttihat Terakkiciler arasında veya Jön Türkler arasında nasıl mümkün olabilmiştir? Osmanlı’ya yaramayacak bilakis Osmanlı’yı batıracak olan bu proje kime yarayacaktı veya kimin projesi olabilirdi?
Başka anlatımlarla bu konuya devam edeceğiz.