Mekke Anlaşması, bir anda umutların yeşermesine yol açtı.
Daha önce de benzer anlaşmalar planlanmıştı ama başarısızlıkla, hatta fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
Bu kez, bu iş oldu galiba dedirten şey neydi, peki?
BÜTÜN DÜNYA BATI’YA MAHKÛM, BÜTÜN DÜNYA KENDİ’NDEN MAHRUM!
Öncelikle şunu bir kez daha hatırlatmak isterim: Dünyada gerçek anlamda bağımsız olduğunu söyleyebileceğimiz bir ülke yok. Tarih yapmış büyük toplumlardan söz ediyorum burada.
Çin’in, Rusya’nın, Japonya’nın bağımsız olduklarından söz edebilir miyiz?
Kısmen.
Zihnî olarak, kültürel olarak bağımsız bir ülke yok yeryüzünde.
Batı uygarlığı ve kültürü, bütün yeryüzünü istila etmiş, bütün medeniyetleri ve kültürleri hegemonyası altına almış durumda. Çin, seküler-kapitalist bir meydan okuma gerçekleştiriyor Amerika’ya karşı. Kapitalizm-içi bir meydan okuma bu. Çin, Çin medeniyeti ve kültürü üzerinden hem epistemolojik hem de iktisadî bir meydan okuma geliştirmiyor.
Bütün dünya Batı’ya mahkûm, bütün dünya kendinden, kendi dünyasından mahrum.
Dünyanın yaşadığı epistemik körleşme ve ontolojik köleleşmeyi bu cümleyle özetleyebilirim sarih ve çarpıcı bir şekilde.
Modernitenin meydan okuması, bütün diğer dinlerin, medeniyetlerin ve kültürlerin varolma, yaşama ve direnme şartlarını ve iradelerini yok eden hem fiilî hem de felsefî bir saldırıya dönüştü. Tarih felsefecisi Arnold Toynbee, bu durumu şöyle özetlemişti: “26 medeniyetten 16’sını yok ettik, 9’unu fosilleştirdik.”
Batı uygarlığının yıkıcı, hiç kimseye hayat ve varolma hakkı tanımayan saldırısından İslâm medeniyeti de nasibini aldı, İslâm dünyası sömürgeleştirildi ve talan edildi. Osmanlı hilâfeti çökertildi, Osmanlı devleti, içerideki beyinsiz ve hain komitacı ittihatçıların marifetleriyle tarihten silindi.
SÜNNÎ DÜNYA PARÇALANDI, ŞİİLİĞİN ÖNÜ AÇILDI…
Osmanlı’nın durdurulmasıyla İslâm dünyası paramparça edildi, parçala böl yönet stratejisiyle yönetildi, doğal kaynakları yağmalandı, 57 İslâm ülkesinin yöneticileri uzaktan kumanda edilen, yönlendirilen kukla yöneticilere dönüştürüldü. Bu arada kabile, meşrep ve mezhep savaşları aldı başını gitti…
Velhâsılıkelâm “İslâm dünyası” diye bir yer yok. İslâm dünyası iki asırdır köle. İslâm’ın değil, emperyalistlerin şekillendirdiği bir yer.
İki asırdır böyle. Özellikle de Osmanlı’nın çökertilmesinden bu yana böyle.
Osmanlı durduruldu, Osmanlı coğrafyasına, özellikle de Arap Yarımadası’na Şiî İran yerleştirildi, emperyalistlerin planladıkları müstakbel Şiî-Sünnî çatışmasının tohumları Sünnîlik bastırılarak ve Şiîliğin önü alabildiğine açılarak ekildi: Tek bir Sünnî İslâm devletine izin verilmezken, Şiîlere İslâm devleti kurduruldu, Şiî İran devleti Osmanlı coğrafyasına yerleştirildi!
TÜRKİYE’NİN İÇERİDEN KULATILMAYI YARMA HAREKÂTLARI…
Türkiye, boş durmadı bu süreçte. Toparlandı. Son 25 yılda iç cephede büyük yaralar açıldı; genç neslin İslâm’la ilişkilerinde büyük bir kopma yaşandı. Ama Türkiye, dış politikada ve savunma sanayiinde devrim yaptı, iki asırda yapılacak atılımı neredeyse 10 senede yaptı.
Savunma sanayii, dış politika ve istihbarat ilk defa yerlileşti, millî güçlerin eline geçmeye başladı. Türkiye, içeriden sömürgeleştirilme felâketini dışarıdan dolaşarak yaracaktı. Kale içeriden ele geçirilmiş, ülke kültürel olarak sömürgeleştirilmişti. Başka bir ifadeyle, ülke dışarıdan fiilen değil, içeriden zihnen işgal edilmişti.
Türkiye, yarı-sömürgeleşme ve / veya kendi-kendini-sömürgeleştirme kapanını dışarıdan dolanarak yarabilecekti. Bunun yolu savunma sanayisi, istihbarat ve dış politikada güçlenmekten geçiyordu.
İçeride laiklik toplumun boynuna pranga gibi geçirilmişti, değiştirilmesi teklif dahil edilemez denilecek kadar boğucu bir urgan gibiydi milletin boynuna geçirilen: Tarla başkaları tarafından sürülüyordu. Çocuklarımız elimizden alınıyordu. Sömürgecilerin yapamayacakları kadar kültürel ve zihnî işgal altındaydı ülke: Dili, inançları, tarihi, kültürü yok ediliyor, mankurtlaştırılıyordu.
Bir nesil sonra, ülke savaşmadan elimizden alınabilirdi.
Bu topluma, yabancı bir kültür, yabancı bir zihniyet dayatılmıştı tepeden.
Benim çocuklarımı Müslüman olarak alıyordu birileri elimden, inançsız, ateist, deist, ülkesine, insanına, kültürüne, tarihine önce yabancı sonra düşman yapıyor ve kaldırıp atıyordu önümüze.
Kendini inkâr eden bir nesil, elbette ki, intihar edecekti.
Tanzimat’ta kendinden şüphe olarak başlayan bu yok oluş yolculuğu, Cumhuriyet’le birlikte Tanpınar’ın ifadesiyle kültürel inkâr olarak devam edecek ve kaçınılmaz olarak kültürel intiharla sonuçlanacaktı.
MEKKE ANLAŞMASI: BİR İRADE BEYANI VE TOPARLANMA İMKÂNI
İşte bu karmaşık bağlamda ve ortamda, Türkiye’nin dışarıdan içeriye doğru yaptığı müdahale meyvelerini vermeye başlayacaktı. Bunun en bölgesel ve hatta küresel ölçekteki meyvelerinden biri Mekke Anlaşması oldu.
Mekke Anlaşması’na giden siyasî, kültürel ve entelektüel süreci bu şekilde özetlemiş oldum.
Mekke Anlaşması’nın bütünüyle üç ülkenin bağımsız iradesinin bir eseri olduğunu söylemek, dünyanın neresi olduğunu ve İslâm dünyasının bağımsız olmadığı gerçeğini bilememek demek.
Mekke Anlaşması, bir ABD projesi midir?
Bu soruya net olarak evet veya net olarak hayır diyebilecek durumda değiliz.
Ama şunu kesim olarak söyleyebiliriz: Mekke Anlaşması, her şeyden önce, merkez İslâm coğrafyasının en merkez üç ülkesinin ipleri nihayet kendi ellerine almaya başladıklarının işaretidir.
İsrail’i durdurma amacı ve işlevi olduğu için Trump Amerika’sının da desteklediği ve hatta belki de önünü açtığı bir projedir bu.
Rabbim şer şeytan güçlerin oyunlarını bozsun, başlarına yıksın.
Vesselâm.

